Translate

ZİHİNSEL GELİŞİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ZİHİNSEL GELİŞİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.01.2019

SARI RENGİN ESRARI


 
 
Kur’an-ı Kerim’de (Bakara,69) SARI renk için; ‘bakanların içini açan’ tabirinin kullanılmış olması, Mısırlı göz uzmanı Dr. Mustafa Ahmet Azb’ın dikkatini çekti ve onun renkler üzerinde bir dizi araştırma yapmasına sebep oldu. Araştırmalar sırasında, insan gözünün kırmızı rengi görebilmesi için 50 diametrelik, mavi rengi görebilmesi için 150 diametrelik bir enerji harcarken; sarı rengi görebilmesi için enerji sarfetmediği ortaya çıktı.

Zaten sarı rengin frekans ve dalgaboyu itibarı ile hemen beyaz’dan sonra gelmesi bunu gösteriyordu.

Avrupa ve Amerika’nın çeşitli üniversitelerinde renkler konusunda yapılan araştırmalarda da, Kur’an’ın sarı renk için kullandığı ifadeler aynen tasdik ediliyor.

Kanada’nın Alberta Üniversitesi’nde güzel sanatlar profesörü olan Harry Wohlfarth, renkler üzerinde bir dizi araştırma yaptı. Araştırmasında, eğitim araçlarını, sınıf ve okul çevresini —belli zaman aralıklarında—çeşitli renklere boyadı. Her seferinde öğrencilerin tavrını ve başarı derecelerini ölçtü ve neticede Sarı ve sarının karışımı olan açık renklerde, öğrencilerin daha uyumlu ve daha başarılı olduğu ortaya çıktı.

Amerika’daki Biyososyal Araştırma Enstitüsü’nde ise daha değişik bir araştırma yapdı. Enstitü Müdürü Psikolog Dr. Alexander Schauss, cemiyete uyumda zorluk çeken ve bu yüzden gözetim altında tutulan suçlular üzerinde renk deneyleri yaptı. Odalar sarı ve sarının karışımı olan Krem, portakal ve pembe gibi açık renklere boyandığında, suçluların daha az problem çıkardığı tesbit edildi. Bu araştırmanın sonuçlarını, Amerika’da yayınlanan Psychomic Society dergisinde yayınlandı.

California’nın San Bernardino hastanesinde klinikler şefi olan psikiyatrist Paul Boaumuni, uyuşturucuya bağımlılık kazanmış ruh hastaları üzerinde bir renk araştırması gerçekleştirdi. Araştırma sonuçlarını şu sözlerle ifade eder: Daha önce sakinleşmelerini sağlamak için uyuşturucu vermek zorunda kaldığımız hastalar, odaları SARI ve sarının karışımı olan açık pembe, çağla yeşili gibi renklere boyandıktan sonra, daha az uyuşturucu talep eder oldular. Birbirlerini yaralamaya kadar varan eski yoğun olaylar, artık tek-tük görülüyor.

Psikolog Alexander Schauss, Renklerin insan beyni üzerindeki tesirleri adıyla ikinci bir araştırma daha yaptı. Araştırma sonuçlarında SARI rengin, renk algılama merkezi olan Reticular bölgesindeki sinir uçlarını çok düşük bir biyoelektrik akımı ile uyardığını ortaya çıkardı. Kırmızı, koyu mavi, siyah gibi sıcak renklerin, sinir uçlarını daha yüksek bir biyoelektrik akımı ile uyardığını da keşfeden araştırmacı, yüksek akımla uyarılan sinir uçlarının kan basıncını, ruhsal gerginliği ve kandaki şeker oranını artırdığını ifade ediyor.

Renkli ışığın çocuk sağlığı üzerindeki tesirlerini araştıran çocuk servisi uzmanları, sarı ve sarının hâkim olduğu renkli ışıklarla odaları aydınlatılan bebeklerde, sarılık hastalığının çok daha az görüldüğünü ortaya çıkarmışlardı.

Renkler konusunda, iş yerleri de kendi çaplarında araştırmalar yürütmektedir. Hangi renklerin işçilerin dikkatini taze tutacağını, iş kazalarını azaltacağını ve dolayısıyle verimi artıracağını araştırıyorlar. Amerika’nın güney bölgesindeki bir gaz tribünleri işletmesinde, daha önce gri ve siyah renkte olan tribünlerin sarı ve sarının hâkim olduğu açık renklere boyandığında, iş kazalarının azaldığı gözlenmiştir.

Fransa'da yayınlanan; Sciences Selection adlı bilimsel dergide, Faber Birren imzası ile yayınlanan başka bir makalede, Renklerle Düşünme adındaki bir araştırmadan söz ediliyor. Francis Galton’un başlattığı, davranış bilimleriyle uğraşan Karmoski ve Odbert’in de desteklediği bu araştırmada, Renklerle gerçekleştirilen beyin faaliyetleri incelenmektedir. Synethesie adı verilen bu beyin faaliyetinde her rengin bir harf ve rakam karşılığı vardır.

İddialarında daha da ileri giden Galton, ‘renklerle işitme’den de bahsediyor. Deneylerini beş duyu üzerinde devam ettireceğini söyleyen araştırmacı, notaları dahi renklerle ifade etmenin mümkün olacağını ileri sürüyor.

Bahsi geçen iki davranış bilimi uzmanı Karmoski ve Odbert, bazı gönüllüler üzerinde yürüttükleri bir araştırmada onlardan renk tercihi yapmalarını istemişler ve onları renk tercihlerine göre bir sıralamaya tâbi tutmuşlardır. Araştırmacılar, sarı rengi tercih edenlerin uyumlu ve yumuşak mizaçlı kimseler olduğunu; buna karşılık koyu renkleri tercih edenlerin sinirli, kavgaya hazır, uyumsuz tipler olduğunu görmüşlerdi.

Karakter tahlilinde, renklerden faydalanan bir başka araştırmacı da psikiyatr Dr. Kurt Goldstain’dir. Goldstain, beyin hastalığına müptelâ bir kadın üzerinde araştırma yapar. Kadına, sıra ile çeşitli renkten kumaşlarla dikilmiş elbiseler giydirir. Kırmızı, koyu mavi, siyah gibi koyu renkteki kumaşlarla dikilen elbiseleri giydiğinde, kadın, sarsak adımlarla yürür; düşmemek için doktorun yardımına ihtiyaç duyar. Sarı ve sarının hâkim olduğu açık renk elbiseler giydiğinde, kadının yürüyüşleri normale döner. Doktorun yardımına ihtiyaç duymadığı gibi, kendisini daha iyi hissettiğini ifade eder.

Dr. Gilbert Brighouse adındaki bir araştırmacı, daha enteresan bir deney gerçekleştirir. Renkler ve Ağırlık adını verdiği bu deney, bir spor kompleksinde, halterciler üzerinde yürütülür. Halterciler, kırmızıya boyandığında kaldıramadıkları aynı ağırlığı, sarıya boyandığında kaldırabilmişlerdir.

Haltercilere, aynı ağırlığın kullanıldığı söylenmemiş ve niçin kırmızıya boyalı ağırlığı kaldıramadıkları sorulduğunda; “Daha ağır olduğu için” cevabını vermişlerdir. Araştırmacı bu deneyden sonra, haklı olarak, koyu renkler için “ağır renkler” açık renkler için de “hafif renkler” tabirlerini kullanmıştır.

Buraya kadar konu edilen renkler üzerindeki araştırmalar Kur’an’ın bir mucizesini daha ortaya çıkarmış bulunuyor. Renkler de kendi dili ile, Kur’an’ın her yönü ile mucize olduğu gerçeğini bir kere daha Dünyaya ilân ediyor


 

22.10.2017

ÇEŞİTLİ KÜLTÜRLERDE ASTROLOJİ

Çeşitli Kültürlerde Astroloji

  Şimdiye kadar, astrolojiyi sadece Avrupa tarihi çerçevesinde inceledik. Ancak astroloji aynı zamanda diğer birçok kültürde de bulunuyor, tıpkı bütün büyük dinlerde bulunduğu gibi. Avrupa'da Çin Astrolojisi iyi tanınıyor. Kızılderili, Hint ve Kelt Astrolojisi de burada kendine göre bir izleyici kitlesi bulmaktadır.
  Astrolojinin bütün bu formlarının ortak pek çok noktası vardır; göksel cisimler ve dünyanın doğası tanrılarla, şeytanlarla ve ruhlarla doludur. Bir bedensiz varlığı barındıramayacak ya da büyülü güçlerin kendisinden yayılamayacağı bir nesne yoktur. Böylelikle, göksel cisimler güneşten ve aydan da öte; güçlü tanrıların barınaklarıdır.
  Aynı zamanda, dünyadaki her insan göksel cisimlerin hareketlerinin astronomik olarak gözlemlenmesine, özellikle de güneşin ve ayın karakteristik davranışlarına aşinadır. Ayrıca bu gözlemlere dayanarak, bu kişiler kendi takvimlerini ve zamanlarının bölüntülerini geliştirirler. Güneşin yörüngesi, dolunaylar arasındaki zaman zinciri ve aynı zamanda diğer gezegenlerin düzenli hareketleri veya örneğin Kuzey Yıldızı etrafındaki "Büyük Ayı" takım yıldızının dönüşü… Bütün bunların hiçbiri dünya halklarının gözünden kaçmamıştır. Tüm dünya halklarının insanları, bu bilgilerle hayatlarını düzenlemiş, günlük hayatlarının gidişatını, kutlamalarını bu ritimlere göre yönlendirmişlerdir. Tüm halklar içlerinde ruhlarla ve tanrılarla sürekli bir bağlantı ve alışveriş hissetmişler, dolayısıyla da göklerin tanrıları özellikle güçlü sayılmıştır.
  Burada, astrolojik sistemleri ayrı ayrı analiz etmek istemiyoruz. Bununla beraber tek bir şey söylenebilir; astrolojinin tüm çeşitli formları benzer bir ruhsal dünya görüşünü kabul etmektedir. Ayrıca eşzamanlı olarak insanlar gökyüzünü bilimsel olarak gözlemlemekte ve onları tüm kutlamaları ve olaylarıyla birlikte yılın süreçlerini de sınıflandırmaktadır. Astrolojinin tüm formları böylelikle aynı zamanda hem din, hem de bilim olmayı istemektedir, tıpkı Avrupa Astrolojisi'nin başlangıcında söylendiği gibi.
  Ayrıca dikkati çeken başka bir olay da, Çin Astrolojisi'nin Mezopotamya ve Mısır Astrolojisi ile aynı zamanda, yani İ.Ö. 2700'lerde ortaya çıkmış oluşudur. Çin Astrolojisi'nde de Zodyak "hayvanlarla" birlikte onikiye bölünmüştür. Öyleyse Çin ve Mezopotamya Astrolojileri arasında tarihi bir bağlantı olabilir mi? Kesin olarak bilmemekle beraber bir Mezopotamya etkisini göz ardı etmiyoruz da.
  Hint astrolojisinin Mezopotamya astrolojisinden etkilendiği ispat edilmiştir. Bu yalnızca onikiye bölünen zodyakla sınırlı bir etkilenme olmamış, aynı zamanda isimlendirmelerde de ortaya çıkmıştır. Bu durumun, Mezopotamya ile Hindistan arasındaki canlı ticaretin bir sonucu olarak ortaya çıktığı söylenebilir.   Bununla beraber, en şaşırtıcı olan da şu ki, Amerika İnkaları, oniki bölümlü zodyağı Kolomb kıtayı keşfetmeden uzun zaman önce bile biliyorlardı. Orta Amerika'daki Aztekler ve Mayalar da benzer şekilde Mısır Astrolojisi ile çok şaşırtıcı ölçüde benzerlikler taşıyan bir astroloji türü geliştirmişlerdir. [63]
  Peki Mısır Astrolojisi Atlantik Okyanusu'nun ötesinden bunu nasıl gerçekleştirmiş olabilir? Acaba Kızılderili Astrolojisi bu insanı hayrete düşüren benzerliğe tesadüfen mi sahip oldu? Olasılıkla araştırmacı
*Thor Heyerdahl (*Mısır'dan Atlantik Okyanusu'na papirüs bir botla seyahat ederek, Mısır'daki piramitleri inşa edenlerin Amerika'ya Kolomb'dan uzun süre önce geldiklerini ve orada "Hint Kültürü'nü oluşturduklarını ya da en azından bu kültürün etkilerini yaydıklarını ispatlamaya çalışmıştır) haklıydı.
  Hıristiyanlık'ta Astroloji
  Şimdi de Avrupa Astrolojisi'ne dönelim. Avrupa Astrolojisi, Hıristiyanlıkla ikibin yıl boyunca yakın bir ilişki içinde olmuştur. Peki, tüm dünyayı gök cisimleri de dahil olmak üzere yaratan tek bir Tanrı'nın varlığını kabul eden Hıristiyanlık, gök cisimlerini ve doğayı sihirli tanrılarla ve güçlerle dolu olarak gören astroloji ile birbirlerine karşı nasıl bir tavır içindedir?
  İncil astrolojiden bazı bölümlerinde dolaylı olarak bahseder, bununla beraber detaylı olarak açıklamaktan kaçınır. Bahsedildiği metinlerin çoğu Matta İncili'nde açıklanan "*Bethlehem Yıldızı" (*Hz. İsa doğarken Bethlehem kasabası üzerinde görüldüğü rivayet edilen parlak yıldız ya da gök cismi) ile ilgilidir. Buradaki hikaye, "Doğu'dan gelen üç Magi"den bahseder; bu kişiler özel bir yıldız görmüş, bunun üzerine gelmişlerdir. Magiler, bu yıldızı "Yahudilerin yeni kralı"nın doğumunu müjdeleyen bir işaret olarak yorumlamışlardır. Bu yeni doğacak kralı Kudüs'te aramış ve en sonunda da onu "Bebek İsa'da" bulmuşlardır. Eğer bu hikaye tarihi açıdan doğruysa Magiler olasılıkla Pers Bölgesi'nden gelen ve astrolojiyle ilgilenen rahiplerdi. Bütün bunlar İsa'nın yaşadığı dönemde Roma İmparatorluğu'nda iyi biliniyordu. Ama hikaye doğru olmasa bile, İncil'i Matta'ya göre yazanlar "Doğu'dan gelen Magileri" biliyorlardı ve İsa'nın doğuşunu yazarken bunu da eklemişlerdi.
  Hıristiyan teolog Tertullian (İ.S. 160-220) bu geleneksel hikayeden dolayı, astroloji ve majinin İsa'nın Bethlehem'de doğumuna kadar kabul gördüğünü savunmuştur. Bununla birlikte, artık Tanrı kendini İsa'nın kimliğinde göstermiş ve astrolojiye gerek kalmamıştır. Burada üç Magi'nin bebek İsa'ya sadakat yemini etmeleri nedeniyle Tertullian'a göre artık göksel cisimlerin tanrılarına danışmaya veya tapınmaya gerek yoktur. [64]
  Astrolojiye, Hıristiyanlığın başlangıcında genel olarak çokça karşı çıkılmıştır. İlk Hıristiyanlar'dan çok sayıda kişi astrolojiyi reddetmiştir. Justinus gibi pek çokları (İ.S. 100-165) örneğin göksel cisimlerde yabancı tanrıları veya Tanrı'dan düşen melekleri görmüştür. [65] Diğerleri ise son derece güvenilmez buldukları horoskop yorumunu  eleştirmişlerdir. Bununla beraber, astroloji çoğunlukla reddedilmiştir çünkü Hıristiyan olmayan, putperest dinlerle uygulamaları arasında sayılan astrolojiye artık Hıristiyanlığın ihtiyacı yoktu.
  Bütün bunların yanında, astrolojiye karşı tamamen pozitif bir tutum da mevcuttu. Bu pozitif tutum horoskop yorumundan çok astrolojinin sembolizm ve imajlar dünyasından kaynaklanıyordu. Pek çok astrolojik sembol Yahudiliğin bazı akımlarında zaten yaygındı ve bunlar oldukça doğal bir biçimde de Hıristiyanlığa da akmıştır. Astrolojik sembollerin en çok sayıda olanı Yuhanna İncili'nde görülmektedir. Dolayısıyla, astrolojik açıdan önemli olan dört, yedi ve oniki sayıları ortalardaki bölümlerde bulunmaktadır. İlk bölümde, yedi yıldız yedi melek olarak sembolize edilmektedir. (1:20) Yıldızların bu yedili grubu, kadim dünyada bilinen yedi gezegeni ima etmektedir: Güneş, ay, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn.
  12. bölümde gökyüzünde beliren, güneşin örttüğü, ayakların önünde ay ve başında oniki yıldızdan tacı olan bir kadından bahsedilmektedir. Bu görüntü, detayları ile Mezopotamya'nın İştar'ını anımsatmaktadır, zira İştar da Venüs Gezegeni ve Mısırlı İsis ile bağlantılı olup aynı zamanda da ay ile ilişkilidir. Hermann Gunkel ve Hugo Gressmann, Göttingen'deki "
dini tarih okulu" nun (Religionsgeschichtliche Schule) iki temsilcisi olarak Yeni Ahit'teki, özellikle de Yuhanna'nın bölümündeki Mezopotamya Astrolojisi'nin etkisi üzerine çalışmışlardır.
[66]
  Bize aktarılan bir diğer bilgi de şu ki; kiliselerin ilk zamanlarından beri, aynı zamanda orta çağlarda ve modern dönemin başlangıcında, İsa'nın oniki havarisi zodyağın oniki burcu ile tanımlanırdı. [67] Bunun izlerini hala Leonardo da Vinci'nin "Son Akşam Yemeği" tablosunda görebilmekteyiz, bu resim 1495 ile 1498 yılları arasında yapılmıştır. Tabloda, oniki havarinin her biri zodyağın oniki burcuna ait karakteristik işaretlerle ve hareketlerle temsil edilmiştir. [68]
  Orta çağda, teolojideki Aristotelesçi etkinin de sonucu olarak, astroloji bir bilim kabul ediliyordu. Hildegard von Bingen (ölümü:1179), Meister Eckhard (1260-1327) veya Fransiscan Roger Bacon (1214-1294) gibi Hıristiyan teologlar, öğretilerine astrolojiyi de katmışlardır. Thomas Aquinas (1225-1274) Hıristiyanlık ve astroloji ilişkisini en net açıklayabilen kişi olmuştur. Ona göre, göksel cisimler insanların fiziksel koşullarını ve duyularıyla ilgili eğilimlerini etkiliyordu. Fiziksel tutkular veya meslek konusundaki eğilimler; her dünyasal bağ, göksel cisimler tarafından belirleniyordu. Bununla beraber, her kişi aynı zamanda göksel cisimlerin etkilerinden kendini soyutlama olasılığına da sahiptir. Hislerine ne kadar hakim olabilirse, mantığını ne kadar kullanabilir ve kendini Tanrı'ya ne kadar adayabilirse, tutkularına ve bunlarla birlikte yıldızların etkilerine de o kadar hakim olabilir demektir. Thomas insanlığın büyük çoğunluğunun bunu yapamayacağını düşünüyordu. Savaş gibi olaylar, Thomas'ın bu düşüncesinin yeterli bir kanıtıydı. [69]
  Kilisenin astroloji ile ilgili temel bir tutumu şöyle sonuçlandı; astrologlar bireyler için "hukuki" (hüküm verici) astroloji uygulaması da yaptıkları sürece bu izin verilmeyen ve dinsizlikle suçlanma nedeni sayılan bir durum oluşturmaya başladı. Burada göksel cisimlerin güçleri, Hıristiyan Yaratıcı Tanrısı ile ve kişinin bu Tanrı'nın lehindeki özgür kararı ile net olarak ters düşmekteydi. Ama "doğal astroloji" (astrologia naturalis), tıp alanında bilgi verdiği veya uygulama yaptığı sürece izin verilmekteydi.
  Onbeşinci ve onaltıncı yüzyıllarda Rönesans bir kez daha astrolojinin popülerleşmesinde patlamaya neden oldu. Bunun nedeni, özellikle de kadim dünyada giderek artan bilim ve sanata olan ilgiydi. Papa X. Leo, astrolojiye o kadar çok değer veriyordu ki 1520'de papalığa ait üniversitede astroloji alanında profesörlük kürsüsü kurmuştur. Protestan teologlar da, örneğin Philipp Melanchton (1496-1565), büyük bir şevkle astroloji uygulamaları yapmıştır. Ama hem Roma Katolik, hem de Protestan taraflarının bütün bu büyük sempatilerine karşın eleştiriler de mevcuttu ve bu eleştirellik erken Hıristiyan döneminden pek de farklı değildi. Hepsinden daha da çarpıcı olanı, Martin Luther (1483-1546) göksel cisimlere inanılmasında bir tehlike görmüştü. Luther, İsa Mesih'te [70] insan formuna bürünen tek Tanrı'nın yanında başka herhangi bir gücü kabul etmek istemiyordu. İlave olarak, tatminkar olmaktan uzak bazı astrolojik tahminler vardı ve bunun sonucu olarak da Luther astroloji hakkında bazı alaylı ifadeler kullanmıştır.
  Ama Luther yine de çok fazla emin değildi bu düşüncesinden. 1527 yılında, astrolog Johann Lichtenberger'e [71] ait olan ve çok detaylı olduğu kadar dini-politika açısından da önem arzeden bir tahmin için detaylı bir yorum yazmıştır. Bu yorumda, göksel cisimlerin hiçbir şeyi etkileyemediğini ama olayları önceden haber verebildiklerini ifade etmiştir.
  Luther'in horoskopu Protestan ve Roma Katolik astrologları arasında ateşli bir tartışma yaratmıştır ve bu da her iki önemli bildiride astrolojinin büyük etkisini göstermektedir. Bunun nedeni Luther'in belirsiz olan doğum tarihiydi.
[72

Dr. Gustav-Adolf SchoenerÇeviren: Işık UÇKUN


ASTROLOJİNİN BİLİMSEL TEMELLERİ

Kadim Dönemlerde Astrolojinin Bilimsel Temelleri

  Yakın gelecekteki olaylar veya bir kişinin yetenekleri hakkında somut açıklamalar yapmayı gerektiren astrolojinin tanımı sadece mitsel ve doğal-felsefi dünya görüşüyle tamamlanmış olmamakta, söz konusu tahminler ve açıklamalar gök cisimlerinin belirli bir dönemdeki konumları temel alınarak yapılmaktadır. Bunu çok basit bir örnekle açıklamak gerekirse; gökyüzünde Mars ve Venüs birbirlerine göre zıt bir açıda durduklarında, örneğin birbirlerine göre 180 derece açıyla yerleşmişlerse bu, savaş tanrısı Mars'ın sevgi tanrıçası Venüs'le çatıştığı anlamına gelirken, dünyada da benzer bir duruma işaret etmektedir ki bu da savaşla barış arasındaki mücadelenin ifadesidir.
  Astroloji şu anda, başlangıcından beri bilime dayalı olduğunu ileri sürmektedir. Mezopotamya kehanet yorumlarında da, Enuma Anu Enlil'in kehanet tabletlerinden bildiğimiz gibi bilimsel onaya verilen önem netleştirilmektedir. Bu bilime dayalı oluş hali hem kadim dünyanın, hem de sonraki dönemlerin tüm büyük astrologları tarafından astrolojiyle ilgili tartışmalarda ikna edici temel bir delil olarak ortaya konulmuştur.
  Örneğin, Johannes Kepler (1571-1630) astrolojiyi savunurken şöyle söylemiştir:
"Gök cisimlerinin konumlarına olan inanç her şeyden önce bilime dayalıdır ve bu bilimsellik de öyle nettir ki ancak onu kendi gözleriyle incelememiş olan kişi bunu inkar edebilir
."[35]
  Burada şöyle bir itiraz söz konusu olabilir; astroloji bu kadar kolayca algılanabilecek kadar açık bir bilimse neden çağdaş bilim adamlarının çok azı buna ikna olabiliyor? Ancak bu itiraz da başka bir düzleme dayalı olmaktadır. İlk olarak, astrologların tüm devirlerde astrolojinin hakkını vermek için öncelikle bilime dayalı olduğunu öne sürmelerine dikkat etmek gerekir.
  Yukarıda bahsedilen Enuma Anu Enlil'in kehanet tabletleri ve Kral Asubanipal'in (İ.Ö. 669-626; Ninova kralı) kütüphanesinin bir bölümü bizlere astronomik gözlemlere ait büyüleyici bir sistemi sunmaktadır. Astrologlar şu yönteme göre çalışıyorlardı; gökyüzündeki bir gözlem o günün tarih ve saatine göre kaydediliyor ve özellikleri de kesin olarak tanımlanıyordu. Buna paralel olarak, tüm politik ve doğal olaylar da benzer şekilde kaydediliyordu. Böyle bir sistemle yapılan çalışmalar sürekli devam etti ve kaydedilen veriler yüzyıllar boyu varlıklarını korudular. Bu kayıtlar dünya üzerinde gerçekleşen olaylara karşılık gökyüzü fenomenlerini dakikası dakikasına kontrol eden, önceki kayıtlarla karşılaştıran ve onları yeni gözlemlerle tamamlayan türdendi. Asurolog Carl Bezold bu kilden üretilmiş kalın dilimlerin büyük bir bölümünü tercüme eden kişi olarak bu durumu şöyle tanımlamaktadır: "Ne zaman Y yüklemi gökyüzündeki Ö öznesinin bir eylemini gerçekleştirse, dünya üzerinde de Y yüklemi Ö öznesinin bir eylemini gerçekleştirmektedir." [36]
  İşte size bir diğer örnek: "Eğer ayın on beşinci gününde dolunay güneşle birlikte gözlemlenirse, zorlu düşman silahlarını o ülkeye doğrultacak demektir… On beşinci gün, dolunay güneşle birlikte görülmüştü… Dilerim kral bunu bilir ve dikkate alır." [37]
  Metnin ilk bölümünde, genel gözlem tanımlanıyor: ayın on beşinci günü dolunay olduğunda ve güneşle ay eşzamanlı olarak görüldüğünde saldırma eylemleri gerçekleşir. Ardından da somut olarak gözlenen olay meydana geliyor; gökyüzündeki konumlanma şimdi gerçekleşti ve hemen ardından bilimsel olarak da saptanan tahmin yapıldı; saldırı olayları olacak. Pek çok metin bunun hemen ardından yapılan tahmini şöyle bir cümleyle tamamlamaktadır: "…ve beklenen olay sonunda gerçekleşti..."
  Metinlerin içeriği günümüzde kontrol edilemiyor. Bununla beraber, bu metinlerle ilgilenen araştırmacıların çoğu, Babilli astrologların ciddi bir biçimde, tamamen bilimsel verilere dayalı bir astroloji sistemi inşa etmeye çalıştıkları konusunda hemfikirdirler. Ancak burada astrologların konumu da göz önüne alınmalıdır. Onlar aynı zamanda rahip görevini de üstlenmişlerdi ve devlette önemli birer politik fonksiyona sahiptiler. Yukarıdaki örnek astrolojik tahminin kral için yapıldığını göstermektedir. Dolayısıyla kadim dönemlerde astrolojinin önemli politik kararlar almak için ciddi bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz.
  Astrolojinin günümüze kadar devam eden tarih sürecinde bilimsel olduğunu savunmaya yönelik denemeler yapılmıştır. Benzer şekilde, İ.Ö. 200'lerden beri bazı filozoflar ve astronomlar astrolojiyi eleştirmişlerdir. Bu eleştiri bazen sadece astrolojinin belirli birtakım ifadelerine yönelik olurken bunların mutlak olarak doğrulukları desteklenmiştir. Bununla beraber bazı eleştiriler ise, astrolojiyi tamamen gereksiz olarak tanımlayıp reddetmektedir.

 Dr. Gustav-Adolf SchoenerÇeviren: Işık UÇKUN

21.09.2017

MEZOPOTAMYA ASTROLOJİSİ

MEZOPOTAMYA
  Daha önceki bölümde söz edilenlere dayanarak, en geç İ.Ö. 1800'lerde yıldızların isimlerine kavuşmuş olduğunu ve  insanların yıldızlara tapınmaya devam ettiklerini kesin olarak bilmekteyiz. En parlak üç gezegen olan güneş, ay ve Venüs (güneş ve ay astrolojide günümüzde hala gezegen olarak kabul edilmektedir) Enuma Anu Enlil'in  (İ.Ö. yedinci yüzyıl) sonraları yaptığı kehanet yorumunda önemli bir rol oynamaktadır. [12]
  Orada Enuma Anu Enlil'de belirli tanrıların özelliklerinin gezegenlerin özellikleriyle aynı olduğunu görmekteyiz. Böylelikle, kadim Babil'deki yaşamın ve ışık veren tanrı Shamash'ın (Kutsal Güneş) özellikleri güneşin özelliklerine tekabül etmekte, Tanrı Sin'in genelde güzel olan özellikleri ise ayın özelliklerine tekabül etmektedir. Sevgi tanrıçası ve ana tanrıça, şifacı ve bitkisel yaşamın gelişmesine yardım eden İştar ise Venüs'e tekabül etmektedir.
[13] Ay tanrısının (Sümerde Nanna) kadim dönemde belirgin bir önceliğinin oluşu dikkate değerdir. Bu daha sonra değişmiş, bazı ilahilerde Venüs tanrıçasından (Sümerde İnanna) göklerin kraliçesi olarak söz edilmiş, gökler ve ayaklarının altındaki toprak tarafından taçlandırılmıştır. Bu göklerin kraliçesi Mısır'da Tanrıça İsis olarak, Hıristiyan inancında ise Meryem Ana olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu üçü, baba, anne ve göksel çocuk olarak görülmektedir. Göksel çocuğu olan benzer göksel anne babalar Mısır'da Horus inancından dolayı bilinirken Hıristiyan inancında da varolduğu bilinmektedir.
  Ancak, diğer dört gezegen olan Merkür, Mars, Jüpiter ve Satürn de Enuma Anu Enlil'in kehanetlerinde yer almaktadır. Enuma Eliş'in (İ.Ö. 1500 dolayları) mitlerinin Babil versiyonunda ise Babil tanrısı Marduk panteonun liderliğini ele geçirir. Sonraları, kültür ve bilim filizlendiğinde ise Tanrı Nabu önemli bir pozisyona geçmektedir. Marduk'un özellikleri Jüpiter Gezegeni'ne, Nabu'nunkiler ise Merkür'e atfedilmektedir.
  Gezegen tanrılarının her birinin, Sümer ve Babil kültürleri sürecinde değişen belirli bir tesir alanları vardır, bunlar Enuma Anu Enlil'in astrolojik kehanet yazıtlarında tek formlu bir resme dönüşmektedir.
(Ninive Kralı Asurbanipal'in İ.Ö. 669-626 yılları arasındaki geniş kütüphanesindeki yetmiş kil tablet)
  Yıldız-tanrıların mitleri, bu tanrıların hangi fonksiyonlara sahip olduklarını ve neleri yapmaya muktedir olduklarını da tarif etmektedir. Bu özellikler ve etki alanları oldukça çeşitlidir ve doğal fenomenler; bitkiler, hayvanlar ile sanat, politika veya inançsal alanları kuşatan bir tesire sahiptir. Bu özelliklerin kısa bir özeti şöyle olmaktadır: Güneş hayatı ve aynı zamanda da ölüm ötesiyle birlikte ölüm getiren kuraklığı tezahür ettirir. Ay genel olarak yaşam ve büyüme için yararlıdır; İştar-Venüs akşam güneşi, mücadele olarakta sevgi ve sabah güneşi, Nergal-Mars savaş ve ölüm, Nabu-Merkür bilgi ve bilim, Marduk-Jüpiter manevi ve dünyevi kuralları ve Nimib-Satürn ise zor çalışmaları (bilginlerin yaptığı türden), geçici ve zor olan her şey olarak tezahür eder.[14]

Resim: Babil Kralı Melichipak II.'nin güneş, ay ve Venüs'ün olduğu Kundurru taşı (sınır taşı). W. Knappich'den.
  Gezegen pozisyonlarını temel alan kehanet yorumlamasının Mezopotamya'nın sınırlarının ötesine genişlemesi sürecinde tanrıların isimleri çeşitli kültürlere ve dillere göre uyumlandırılmış ancak özellikleri, çoğu kısmı değişmeden kalmıştır. Böylelikle Yunan çağında "Nergal" "Ares" olmuş, Roma Devri'nde ise "Ares" "Mars"a dönüşmüş, ancak bütün bu dönemler boyunca "savaş ve ölümün yıldız-tanrısı" olma özelliğini hep korumuştur. "İştar" ise "Afrodit", sonra da "Venüs"e dönüşmüş ve Babil dönemindeki savaşçı yanı sonradan kaybolmasına rağmen sevgi ve bitkisel gelişim (horticulture) tanrısı olan yanı her zaman kaybolmadan kalmıştır. "Marduk" "Zeus" olmuş, ardından da Jüpiter'e dönüşmüştür.[15] Gezegen aynı kalmış, onun ihtişamlı-ruhani yönünü temsil eden yükseltilmiş pozisyonu da özünde değişmeden kalmıştır.
  Önce Yunan'a, ardından Roma'ya ait gezegen-tanrılar Avrupa Din Tarihi'ni yaşatmışlar ve günümüze kadar da gelmişlerdir. Yedi günden oluşan hafta kavramı ise Roma Dilleri'nde net olarak izlenebilmektedir ve yedi gezegen tanrısından sonra isimlendirilmiştir. Practicae'de on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda, bu Romalı gezegen-tanrılar genellikle tahta kalıpla basılmış resimler formundaki sembolleriyle ortaya çıkmaktadır. Söz konusu zamanda, gezegenlerin tanrılar tarafından yönetildiği düşüncesi hala mevcuttu.
  On dokuzuncu ve yirminci yüzyılların astrolojisi de tamamen bu tradisyona dahildir. Astrologların büyük çoğunluğu artık yıldız-tanrılardan bahsetmeyip onları insanların içinde varolan güçler olarak anlıyor olsa da; doğanın ve kozmosun tamamında, Babil yıldız dininin oluşturduğu özellikler temel olarak değişmeden kalmış ve günümüze kadar gelmiştir.
  Babil yıldız-kültü, sonraki astrolojinin özü ve arşetipi olmuştur. Söz konusu yıldız-kültü aynı zamanda yedi gezegenin, durağan yıldızların ve takımyıldızlar olarak birleşen durağan yıldız gruplarının da tanrılar olarak sayıldığı bu inançsal-dinsel öze ait olmaktadır. İ.Ö. 1200 yılları civarında, içine kazınmış çeşitli takımyıldız sayılarını gösteren pek çok sınır taşını bilmekteyiz. Tüm gökyüzü takımyıldızlarla kaplıdır ve dolayısıyla yıldız-tanrıların sayısı da belirlenemeyecek kadar çoktur.
  Güneşin yıllık dönüşünün geniş şeridi, her biri 30 derece olan 12 eşit bölüme ayrıldığında net bir düzen ilk defa olarak kurulmuş oldu. Bu bölümler şu anda güneş yörüngesini, zodyak burçları adı verilen net bir sayıya bölmektedir. Bunlara kadim Yunan'da "zodiakos" adı verilirdi. Zodia kelimesi yaşam formu anlamına gelmektedir. Bu da, yaşamın ilahi (yada şeytani) bir varlık olarak saygı gören her bir burca sunulduğunu göstermektedir. Aynı zamanda bu zodyak burçları ve gezegenler kısmen mevsimlere de karşılık gelmektedir.
  Zodyak burçlarının nasıl oluştuğu henüz tamamen açıklanmış değildir. Klasik filolog Franz Boll, burçların sadece takım yıldızlardan ekliptiğe (Dünyanın etrafını dolaşan ve tropiklere değen büyük halka) yapılan aktarımlar olmadığını, ekliptiğin birkaç durağan yıldızdan oluştuğunu ve zodyak burçlarının tamamen tersine, onlara göre çok daha büyük olup; görünen güneş yörüngesinin uzaysal bölünmesi yoluyla ortaya çıktıklarını yakalamıştır.[16] Dolayısıyla zodyak burçları (astronomik açıdan değerlendirildiğinde) güneşin yıllık yörüngesinin yoğun olarak gözlenmesinin sonucudur. 
  Bu, ilkbahar ekinoksu ile başlar, yaz gündönümü, sonbahar ekinoksu ile devam eder ve yine ilkbahar başlangıcında yıllık siklusunu tamamlamış olur, böylelikle orta dört ana nokta çıkar ve bunların her biri zodyağın başlangıç burcunu belirlemektedirler.
  Zodyağın on iki bölüme ayrılışı ilk defa İ.Ö. 419 yılında[17] çiviyazısıyla yazılmış bir kitabede açıklanmıştır. Ancak, güneş yörüngesinin dörde bölünüşünden bu 12 bölüme ayrılmış haline nasıl geldiği bugün güçlükle ortaya çıkarılabilmektedir. Yine de bu gezegenlerin ve astrolojinin iskeletinin Avrupa geleneğinde günümüzdeki haline gelişini sağlamıştır.
  Gezegenlere ve Zodyak burçlarına tanrılar ya da tanrıların evleri olarak tapınıldığı Sümer ve Babil dönemlerinde  göksel cisimlere ilave olarak, astrolojinin bilimsel bir dalı da şekillenmeye başlıyordu; gözlemsel ve hesaplamalı astronomi.
  Bu bilim dalı yalnızca rahiplere özeldi. Tapınakların inşa ediliş şekilleri yalnızca yıldız tanrılara tapınmaya değil, aynı zamanda da görünür göksel cisimlerin hesaplanmasına hizmet ediyordu. Gerçekte bu hesaplama bizim anlayışımızla bilim değildi, daha çok bir dini uygulamaya aitti. Yıldız tanrıların karar verme çalışmalarına hizmet ediyordu; yani savaş mı yoksa barış zamanları mı, hastalık ya da açlık mı yoksa bol ürün mü göndereceklerdi?...
  Enuma Anu Enlil'in kehanet metinleri aynı zamanda gezegenlerin hareketlerini ve onların diğer gezegenlerle oluşturdukları takımyıldızların hesaplanan pozisyonlarını bildirmektedir.
[18] Özellikle korkulan ay ve güneş tutulmalarının zamanları için yapılan önceden tahmin etme çalışmalarının İ.Ö. 747'lere uzandığı biliniyor. [19] Benzer şekilde, gökyüzünün merkezi, Zenit (başucu noktası), kesin olarak doğudan yükseliş ve yükselen şeklinde belirlenebilir.
  Şu andan itibaren astrolojiden bilimsel gözlem ile yıldızlara tanrı olarak tapınmanın birleşiminden oluşan bir anlayış ile söz edebiliriz.
  Bütün detaylar burada açıklanamasa da, gök cisimlerine inançsal bir yaklaşımla tapınılmasının gözlemsel bilime ne kadar bağlı olduğu; astrolojinin aynı zamanda hem din hem de bilim olmak isteği yukarıda anlatılanlardan çok net anlaşılmaktadır. Ve aynı zamanda da Astrolojiyi meydana getiren temel prensibin de altı çizilmiş olmaktadır.
Kozmosun ilahi bir biçimde düzenlendiği ve yönetildiği içsel bir inançtır ve gökyüzünde meydana gelen ve hesaplanabilen her şey, dünyadaki olaylarla gizemli bir şekilde yakından ilişkilidir.
  Mezopotamya astrolojisi, gelişmiş hesaplama yöntemleriyle birlikte, Helenistik Dönem'de tüm Akdeniz Bölgesi'nde hızla yayılmıştır. İ.S. 280 yılında, Babil'li Marduk rahibi Berossos, bir Yunan Adası olan Kos'ta bir astroloji okulu kurdu. Atinalıları önceden bildikleriyle öyle etkilemişti ki, altından dili olan bir küçük heykeli ona ithaf etmişlerdi. [20] Bu süreçte, bireysel doğum astrolojisi popülerlik kazanmıştı. Astrologlar daha önce ülke meseleleri ve doğal olayları gözlemlerken, horoskoplar artık bireyler için de üretiliyordu. Horoskoplar doğum anı için doğum yeri göz önüne alınarak ve bireyin yaşam süreci, eğilimleri ile ilgili bilgi sağlamak amacıyla üretiliyordu. Hala mevcut olduğu bilinen en eski doğum horoskopu daha önce de bahsedildiği gibi İ.Ö.410 yılına uzanmaktadır.
  Özetleyecek olursak; Sümer-Babil astrolojisi net olarak, gök cisimlerine tanrılar olarak tapınılmasının ve insanların kendi yollarını hesaplamasının (yol haritalarını belirlemelerinin) kesin yöntemlerinin çağdaş gelişimidir. Mısır astrolojisinde, gezegenlerin kesin olarak hesaplanmasının daha az önemli olduğunu biliyoruz. Ayrıca  kozmosun inançsal bütünlüğünü ve insanı  temel aldığı da gerçektir ancak daha detaylı bakıldığında astrolojideki diğer yönleri önemsediği görülmektedir.

EZOTERİK ASTROLOJİ

Ezoterik Astroloji
  Bilimsel yöntemlerin artan kesinliği ve rasyonelliğe adanan bir teoloji, astrolojinin onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllarda kabul gören bir kültürden çıkarılmış olduğu gerçeğinin yanında aynı zamanda güven oluşturan bir tablo çizmektedir. Bununla birlikte, astroloji bir yeniden canlanma süreci yaşamaktadır, ancak bu elbette gelişen doğal bilimler dahilinde değil, öncelikle ezoterik halkalar dahilinde olmaktadır. 1875'te, Theosophical Society (Teozofi Derneği) kuruldu. Bu derneğin kurucuları, öte alemden bazı varlıklardan, bazı üstatlardan talimatlar aldıklarını açıkladılar. Onlardan, tüm dinlerde varolan ezoterik öğretilerin bilinmesini sağlamaları talimatını almışlardı. Kısmen Budist ve Hindu öğretilerine ve aynı zamanda da mistik Hıristiyan ve Yahudi tradisyonlarına güveniyorlar ve onları kendileirne göre yorumluyorlardı.
  Modern doğal bilimler ve sihirli, ilahi güçlerle dolu olan dünyanın ruhsal doğası hakkında konuşmak öncelikli ilgi alanlarıydı. Tüm doğa, taşlar, bitkiler, hayvanlar, kadim zamanlarda olduğu gibi gizemli ilahi güçlerle doluydu. Teozofik öğretilere göre, kabul edilen doğal bilimler tamamlanmış sayılamaz, çünkü onlar sadece doğaya dair çanağın dışını araştırmaktadır. Yani doğada işler halde olan canlı, spiritüel güçler doğal bilimlerde göz önüne alınmamaktadır. Dolayısıyla teozoflara göre, gezegenler sadece cansız, fiziksel cisimler olarak görülmemelidir. Aynı zamanda cansız cisimler oldukları da doğrudur, ancak içlerinde onlarla birlikte çalışan canlı özlere sahiptirler.
  Bu bağlamda, astroloji ondokuzuncu yüzyılın sonunda yeniden gelişebilme potansiyeline sahipti. Gezegenler ve zodyak burçları şimdi tekrar ortadaydı, hatta bunlar, doğal özelliklerine ilave olarak, kendilerinden gizemli ışınların yayınlandığı tanrılar olarak görülmekteydiler. İngiliz Alice Ann Bailey (1880-1949) Esoteric Astrology (Ezoterik Astroloji) [48] adında, modern astrolojinin dünya görüşü açısından vazgeçilmez olan kitaplardan birini yazmıştır. Burada zodyağın çeşitli gezegenleri ve burçları, onlara tekabül eden güçler ve fonksiyonlarla birlikte açıklanmaktadır. Alice Bailey'e göre, görünür kozmos tüm göksel cisimleriyle birlikte belirli bir göksel hiyerarşiyi yansıtmaktadır. O aynı zamanda İsa ile, bu göksel hiyerarşi içindeki astrolojik-kozmik yorumuyla da ilgilenmektedir. Ayrıca, yakın zamanda gerçekleşecek olan "İsa'nın ikinci gelişi" ile birlikte bir "Yeni Çağ"ın başlayacağını savunmuştur.  
  Alice Bailey, astrolojinin dünya görüşünü tıpkı kadim astrologlar gibi kozmosu açıklayarak yeniden canlandırmıştır. Bu görüşe göre gezegenler belirli ruhsal varlıklara tekabül ediyordu. Bailey aynı zamanda yakın zamanda gerçekleşecek olan "ikinci kez geliş"i de astrolojik olarak yakında gerçekleşecek olan "Kova Burcu çağı" [49]  ile ilgili olarak açıklamıştır. Söz konusu Kova Burcu Çağı, gerçek bir astronomik hesaplama üzerine dayalıdır; ilkbaharın başlangıcı zodyakta dünyanın kendi ekseninde belirli bir hareketine bağlı olarak yavaşça ilerler ve yirminci yüzyılın sonunda "Balık" burcundan çıkarak "Kova" burcuna girer. Şu anda bu değişimin aynı zamanda insanlar arasında da, yüksek bir ruhsal gelişimle bağlantılı olduğu kabul ediliyor.
  Alice Bailey'in eseri ile astroloji bir kez daha dünyanın ruhsal bakımdan da yorumlanmasını sağlama ve aynı zamanda da bilimsel bilgiyi bu amaç için kullanma talebini açığa çıkarmıştır. Böylece astrolojinin kadim içeriği, din ve aynı zamanda da bilim olarak  bir kez daha ele alınmıştır. Bununla birlikte, Bailey horoskoplar üreterek pratik rehberlik sağlama konusuna eğilmemiştir. Bunun yerine tüm kozmosun ilahi bir yönetim düzenine tabi olduğunu sunmakla çok daha fazla ilgilenmiştir.
 William F. Allan
  William F. Allan (1860-1917) "Allan Leo" (Aslan Allan) olarak bilinirdi çünkü aslan burcunda doğmuştu ve astrolojinin uygulamalı yanı üzerine çalışıyor, horoskop yorumları yapıyordu. Bir İngiltereli olarak aynı zamanda Teozofi Derneği'nin de üyesiydi ve Londra'da bir dergi çıkarmış, ayrıca astroloji üzerine, Paris ve New York'ta da ofisleri olan bir yayınevi kurmuştu. Kurduğu yayınevinden, isteyen herkes "bir şilinlik horoskop" çıkarttırabiliyordu. Küçük bir ücret karşılığında, her ilgili kişi kendi Zodyak burcunu, yükselenini ve doğum anındaki gezegenlerin pozisyonlarını fotokopi olarak alabiliyordu. Her kişi böylelikle "kendi" burcunun ve "kendi" yükselen burcunun ne anlama geldiğini kısa bir özet halinde okuyabiliyordu. [50] Bu yorumların temeli göksel cisimlerin kadim tanımlamalarıydı. Örneğin bir horoskopta gezegen ve savaş tanrısı Mars'ın yükselen olarak bulunması (yani Mars'ın doğu ufkunda bulunması) o kişinin  tıpkı Roma Savaş Tanrısı gibi canlı ve agresif bir yüz ifadesine sahip olmasına neden olur. Bu pozisyonda Venüs etkisi altında olanlar ise tıpkı Roma aşk tanrıçası gibi fiziksel güzellikleri ile dikkat çeken kişiler olacaklardır. Böylelikle, her kişiye teolojik anlamda hayattaki kendi kişisel eğilimleri ve amacı verilmiş oluyordu.
  Ezoterik astrolojiye ilişkin bu yazıda, Budizm ve Hinduizm'den bilinen öğretiler hem ayrı ayrı verimli, hem de birleştirilmiştir. İsa ile birlikte Buda da teozofide merkezi bir rol oynar. Bu sadece Buda'yı değil, aynı zamanda onun karma ve yeniden doğuş öğretilerine de işaret etmektedir ki bu sadece genel teozofik öğretiye değil, aynı zamanda ezoterik astrolojiye de akmış bir bilgidir. Karma ve yeniden doğuş, bir insanın karakterinin ve deneyimlerinin geçmişte yaptıkları ile belirlendiği anlamına gelir. Böylelikle horoskop astroloğu karması ve bunların sonucu ortaya çıkan görevleri ile ilgili olarak bilgilendirir. Özel bazı yöntemlerle çalışan  "Karmik horoskop analizi" bugün bazı astroloji okullarında  öğretilmektedir ve bu okullar sözkonusu analiz konusundaki eğilimden gelişerek ortaya çıkmışlardır. Zürih'teki "Astrodata" da bunlardan biridir. [51]
  Bütün bu anlatılanlardan, ezoterik astrolojiden uygulamalı horoskop yorumuna geçişin belirsiz olduğu ortaya çıkarken, ezoterik temelli horoskop yorumunun tam olarak nerede günlük tahminler yapan popüler astrolojiye geçiş yaptığını belirlemek zordur. Yine de çok şey söylemek mümkün, Alan Leo'nun ticari olarak takip edilen astrolojisi basım yoluyla yayınlanarak yayılmaktaydı ve böylelikle medyanın büyük bir kesimi için modern horoskop yorumu yolu açılmış oluyordu. Gazeteler ve dergiler günlük, haftalık ve yıllık horoskopların çok kısa sürede yayılmasını mümkün kılıyordu. Teozofik bir arka plana sahip olmak ise, gazete horoskoplarında zaman zaman "yeniden doğum" ve "karma" göndermeleri yer alsa bile genelde hiçbir role sahip olmuyordu. Popüler astroloji genelde sadece belirli bir merakı gidermek ve karakterleri ve yakın zamanda gerçekleşecek olayları tahmin etmek için ilgilenilen bir alandı.
  Özellikle 1920'lerde, bu gazete astrolojisi popülerlik adına inanılmaz bir artış yaşadı ki bu, yirminci yüzyılın ikinci yarısında daha da geliştirilebilirdi. [52] Bugün herkes günlük ya da haftalık horoskopu için gazeteye bakıp karakter tanımlamalarının ve tahminlerin ne kadar doğru olduğunu kontrol edebiliyor. Yazılanlar çoğunlukla oldukça genel olurken, doğruluklarına dair hemen hiçbir ciddi sınamaya izin vermemektedirler, ya da bunun kişinin kendi hikayesiyle hemen hiçbir somut ilişkisi yoktur.
  Popüler astrolojiyi böyle genelleştirmek, kurumlar ve hesaplama yöntemleri bakımlarından son derece sorgulanabilirdir. Horoskop astronomik hesaplama yöntemiyle elde edilir ve her yorumun temelini oluştururken her birey için çok farklılaşmış yetenekler ortaya koyar. Bu şu gerçeğe kadar izlenebilirdir; gezegenler ve onların birbirlerine göre açısal ilişkileri, Zodyak burçlarının ve evlerin pozisyonlarının da olduğu gibi her biri kendine göre özel bir anlama sahiptir. Çeşitli gezegenlerin hızına ve dünyanın dönüşüne göre, bu pozisyonlar oldukça hızlı bir şekilde değişmektedir. Böylelikle, her horoskop kesin doğum yerine ve zamanına, ayrıca (bu bilgilere dair) en küçük bir yanılmanın getirdiği değişimlere bağımlı olmaktadır. Eğer sürekli değişen yıldızlı gökler her kişinin yeteneklerinin aynası ise ve astrolojide  temel alınıyorsa, çok az kişinin aynı horoskopa sahip olması mantıklı olmaktadır; yani sadece aynı yer ve zamanda doğanlar. Popüler astroloji, aynı burca sahip olan herkes için aynı açıklama ve yorumların yapılabileceğini kabul etmektedir.
  Elbetteki popüler astrolojinin varoluşundan ezoterik astroloji suçlanamaz, tıpkı kadim eğitimli astrolojinin Roma İmparatorluğu zamanında "fal bakma" faaliyetlerinden sorumlu tutulamayacağı gibi. Bununla beraber, Alan Leo'nun bir şilinlik horoskopları, sadeleştirilmiş ve kitleler için üretilmiş horoskop yorumları ve ezoterik anlamda bireysel anlayışlara işaret etmekle kalmayıp aynı zamanda basit ve sıradan bir merakı da teşvik eden ihtiyaçlara dair açıklamaları ile astrolojinin popülerleşmesinde bir tetikleyici olmuş gibi görünmektedir.
  Bugün, ezoterik astroloji özellikle teozofi, antropozofi ve hepsinden önce Rozkrua (Gülhaç) örgütünde yaygındır. Bugün, 1909 yılında Max Heindel tarafından kurulan Rozkrua Derneği tüm Avrupa'da gezegenlerin kesin konumlarını vererek *Ephemeris'i (*Gezegenlerin gün içindeki konumlarını gösteren gök günlüğü) yayınlamaktadır, ki sözkonusu bilgi her astroloji uygulayıcısı için vazgeçilmezdir. Ephemerisler elli ya da yüz yıllık bir zaman aralığı için önemli tüm veriyi içermektedir. [53]  Ezoterik astroloji aynı zamanda ezoterik sahnenin organize olmamış, bireysel çevresinin de ilgi alanındadır. Ayrıca pek çok astroloji okulunda da astroloji "ezoterik doktrinler" yöntemiyle öğretilmektedir ve bu da sadece "karma" ve "yeniden doğuş" ile ilgili çok genel göndermelere veya parça parça anlatımlardan ibarettir. Net olarak tanımlanmış bir doktrin formundaki bir ezoterik astrolojiyi burada ayırd etmek güçtür.

12.09.2017

SABİT YILDIZLAR ve KARAKTERLERİ

                                       SABİT YILDIZLAR
 Sabit yıldız bir gezegen ile birleşirse ve doğum haritasında ise, gezegenin üzerinde yaşam boyu sürecek karmaşık etkileri olacaktır. Benzer etkiler, Horary haritada  konumlanan gezegenlerin üzerinde de görülecektir. Sabit yıldızların etkilerini birinci veya ikinci sınıftan yıldız olmalarına göre analiz ederiz. Bu sınıflama yöntemi yıldızın kadir'ine bağlıdır. Sabit yıldızlar için yaklaşım etkisi yine yıldızın sınıfına bağlı olarak uygulanır. Örneğin, sıfır kadirden yıldızlar için 1.5 derece olan yaklaşım açısı, 6.cı kadirden bir yıldız için 5 dereceye çıkabilir. Gökyüzünün en parlak yıldızlarından bir tanesi olan Sirius için yaklaşım açısı 2 derece kadardır.. Sabit yıldız için yaklaşım meyli (declination) ise yaklaşık 15-5 dakika arasında olabilir.
Ptolemy'den günümüze gelen açıklamalara göre bazı yıldızların özel anlamları vardır. Eğer sabit yıldız kendi karakterine yakın özellikteki bir gezegen ile kavuşum yaparsa, gezegenin karakterini ön plana çıkartacaktır. Bir insan sadece bir sabit yıldızın olumsuz etkisi ile katil, hırsız veya sahtekar olamaz ancak, haritasının diğer elemanları da bu oluşumu desteklemelidir.
 Y ı l d ı z l a r  ve  K a r a k t e r l e r i

 ALGENİP : Konumu "9º Koç " ; Şifresi :Hırs, amaç, kibir, sezgi, şevk ve heves, kötü yargı, Karakteri : Mars/Merkür ; Etkisi : talihsizlik. (Aşağıdakileri de aynı açıklama sırasında okuyunuz.)
ALPHERATZ
: (14º Koç) Zerafet, incelik, tanınmışlık, özgürlük, onur ; Venüs ; talih ve kısmet.
CAPUT ALGOL
: (29° Boğa) ; Boyuna ve boğaza gelecek tehlike, şiddet ve zorbalık, şeytanilik, kazalar ve körlük. ; Satürn ve Jüpiter ; Talihsizlik.
ALCYONE
: (0° İkizler) ; Hırs, ün ve şeref, karşıt cins ile sorunlar, ; Ay-Jüpiter ; Yansız.
HYADES
: (5° İkizler) ; Skandal, intikam, gözden düşmek, tutuklanma ; Satürn-Merkür ; Talihsizlik.
RİGEL
: (16° İkizler) ; Mucitlik, pratik yetenekler ve sanat kabiliyeti ; iyi tabiat, zenginlik,mutluluk ; Jüpiter-Mars ; Talih
BELLATRİX
: (21° İkizler) ; Kazalar, ani gözden düşme, konuşkanlık, sol omuz ; Mars-Merkür ; Talihsizlik.
ALNİLAM
: (23° İkizler) ; Kısa süren şöhret, çabuk sinirlenmek, skandal ; Jüpiter-Satürn ; Talih.
AL HECKA
: (24° İkizler) ; Ün ve şeref, Varlık ve servet, gurur, saldırganlık ; Mars ; Talih.
BETELGEUSE
: (28° İkizler) ; Sağ omuz, tehlikeler, kin ve intikam ; Mars-Merkür ; Talihsizlik.
SİRİUS
: (14° Yengeç) ; Hırs, kibir, duygusallık, varlık ve şöhret ; Jüpiter-Mars ; Talih.
CANOPUS
: (14° yengeç) ; Yolculuklar, dindarlık, skandal, şiddet ; Satürn-Jüpiter ; Talihsizlik.
CASTOR
: (20° Yengeç) ; Ani şöhret veya kaybetmek, seçkinlik, keskin zihin,şiddet ; Mars-Venüs ; Talihsizlik.
POLLUX
: (23° Yengeç) ; Spekülasyon, dalgınlık, cüret, astroloji, ölüm, afet ; Mars-Ay-Uranüs ; Talihsizlik.
PROCYON
: (25° Yengeç) ; Ani başarı, batıl inanışlar, politika, israf ve sefahat ; Mars-Merkür ; Talihsizlik.
PRAESAEPE
: ( 7° Aslan) ; İçe yönelim, münzevilik, körlük, cinayet,trajedi, yangın ; Mars-Ay ; Talihsizlik.
KUZEY ASELLUS
: (7° Aslan) ; askeri tercih , göz sorunları, deniz kazası ; Güneş-Mars ; yansız.
ALPHARD
: (27° Aslan) ; Boğulma veya zehirlenme ile ölüm, Kanuni sorunlar, aşk maceraları, uyuşturucular ; Satürn-Venüs ; Talihsizlik.
REGULUS
: (29° Aslan) ; Asillik ve seçkinlik, hırs ve istek, büyük güç ve kuderet, statü ve liderlik ; kazalar ve şiddet ; Mars-Jüpiter ; Talih.
DENEBOLA
: (21° Başak) ; Eleştiricilik, sebat ve azim, hayal darlığı, şeref, istenmeyen arkadaşlıklar, zihin hastalıkları, hastalıklar ;Satürn-Venüs ; Yansız.
SEGİNUS
: (17° Terazi) ; İş ve ticaret, astroloji, hukuk, arkadaşlar yüzünden kayıplar, utanmazlık, sahtekarlık ; Merkür-Satürn-Venüs ; Talih.
SPİCA
: (23° Terazi) ; Varlık ve servet, ün, şeref ve onur, çekicilik ; Venüs-Mars ; Talih.
ARCTURUS
: (24° Terazi) ; Sezgi, şöhret, onur, yolculuklardan sağlanan kazanç, iş hayatında başarı ; Jüpiter-Mars ; Büyük talih.
ALPHECCA
: (12° Akrep) ; şeref ve ün, seçkinlik, edebiyat, parlaklık, şairlik, skandalar, aşkta hıyanet, çocuklardan duyulan mutsuzluk ; Venüs-Merkür ; Talih.
UNUKALHAİ
: (22° Akrep) ; Düşüşten sonra gelen başarı, intihar, cinnet, kazalar, savaşta başarı, politika, yazım sanatı, aşk sorunları ; Satürn-Mars ; Talihsizlik.
ANTARES
: (9° Yay) ; Serüven ruhu, inatçılık, Göze gelen arazlar, ün ve ani kayıplar, şüphecilik, zorbalık, evlilikler ; Mars-Jüpiter-Merkür ; Talih.*
RASTABAN
: (11° Yay) ; Acelecilik, şeref, astroloji kabiliyeti, yöneticilik, yazım kabiliyeti, spor, sanatkarlık, kazalar, yaralanmalar, körlük, suç meyli ; Satürn-Mars-Jüpiter ; Talihsizlik.
VEGA
: (15° Oğlak) ; Politikada başarı, sanatkarlık, çabuk geçen şöhret, iki iş sahipliği, kibarlık ve naziklik, pratiklik ; Venüs-Merkür ; talih.
DENEB
: (19° Oğlak) ; Savaş sanatı , yöneticilik kabiliyeti, özgürlük, yardımseverlik ; Çok büyük talih.
ALTAİR
: (11° Kova) ; Ani gelen fakat geçici şöhret, acelecilik, cesaret, kazalar, astroloji, yazım sanatı, zeka, iş yeteneği, eleştiricilik, askerlik ; Satürn-Venüs ; Talih.
SADALSUUD
: (23° Kova) ; Astroloji, okültizm, yöneticilik, iş yetenekleri, psişik ve durugörü yetenekleri ; Satürn-Merkür ; Talih.
FOMALHAUT
: (3° Balık) ; Sihir, şöhret, okült, başarı, bağımlılık, istenmeyen arkadaşlıklar ; Venüs-Merkür-Neptün ; Yansız.
MARKAB
: (23° Balık) ; Zulüm ve şiddet, şeref ve zenginlik, Üzüntülerin yıldızı, edebiyat yeteneği, kanuni prpblemler, kazalar ; Mars-Merkür ; Talihsizlik.
SCHEAT
: (29° Balık) ; Tutsaklık, cinayet, intihar, boğulmak, aşırı talihsizlikler; Mars-Merkür ; Talihsizlik....
YÜCEL SÜGEN  den ALINTIDIR
 

DENİZLERİN ÜZERİNDE - MEVLANA

DENİZLERİN ÜZERİNDE
 
Pek acayip bir şey bu:
Güz mevsiminde olduğumuz halde birden bire Güneş Koç Burcuna girdi baktım.
Baktım birden bire ilkbahar oldu.
Birden bire kaynadı kanım.
Nerdeyse hani bulanıp kanıma bir deve gibi köpürecek,
Bir deve gibi oynamaya başlayacağım.

Bir uzaklaşıp bir yakınlaşması kan dalgalarının.
Kendisinden geçmiş insanla dolu bir ova.
Ölümsüz gözle görülmez bir içki alemi.

Baktım birden bire canlandı ölü.
İhtiyarlar baktım genç oluverdi.
Baktım bakırlar kesildi som altın.
Daha iyisi geldi yerine, daha güzeli geldi baktım, şehrimizden ayrılanın.

İçki, eğlence, tad sarmış şehrimizi.
Elinde bir kadeh var her sarhoşun.
Kimi doymuş, rahat, kendinde, içkiye doğru koşmakta kimi.
Gürül gürül süt ırmağı bir yanda, bir yanda gürül gürül bal nehri.

Pek acayip bir şey bu:
Bir şehirde padişah bir tane olurdu.
Gökyüzünde Ay bir tane.
Bu şehir padişahlarla dolu, gökyüzü Aylarla, Zuhal* lerle.

Sen hadi koş var git hekimlere, orda işiniz yok de sizin.
Orda ne dermansızlık, ne dert var, de.
Orda ne kadı, ne vali.
Ne bey, ne beyin vergicisi.

Davalar, düşmanlıklar, kavgalar zaten denizlerin üzerinde hiçbir zaman yürüyemedi.
 
* ZUHAL: SATURN
Mevlana Celaleddin Rumi

ASTROLOJİ NEDİR? - SİRİUS YILDIZI VE YALANLAR HAKKINDA !!!

Astroloji Nedir? - Sirius Yıldızı
 Çok tartışılan ve bir türlü uzlaşılamayan konulardan biridir Astroloji konusu... Astrolojiyi kabul etmeyenlerin yanılgıları, evrene çokluk var sanısıyla bakmaları ve TEK'i idrak edememelerindendir. Hatta TEK'i idrak etmeden sadece astrolojiyi kabul edenler de hata eder. Astroloji İdris a.s.'ın açıkladığı bir ilimdir. Fakat Teklik İlmini almayan insanoğlu, salt astroloji ilmini alınca bu eksik bilgilenmeden dolayı yıldızları Rabler kabul ederek, şirke girip Hakk yoldan sapmışlardır. Daha sonra İbrahim a.s. tarafından bu eksik telafi edilmiş, yanılgıya düşülen nokta vurgulanmış ve Teklik İlmi açıklanmıştır. 
Erzurumlu İbrahim Hakkı "Marifetname" adlı eserinde, "Yıldızlar Allah elleri gibidir" diyor. Çünkü Allah hüküm ve iradesinin madde planında açığa çıkışı, evrensel sistemin işleyiş yasasını belirler; ki bu yasanın detaylandırılmasında karşımıza bir hiyerarşi çıkar. İşte bu noktada astroloji ilmiyle tanışırsınız.

Nedir bu hüküm ve irade?
"Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi istedim" (bu tanımlar biz insanlara göredir)..

İşte bu tek irade ve hüküm, evreni ve evren içre evrenleri ve tüm bu alemlerdeki varlıkları oluşturur, demiştik. Zaman ve mekan kaydı olmaksızın sonsuz sınırsız "Tek Tecelli!"... Bu tanım yukarıdan aşağı bakılarak yapılan bir tanım.. Ancak aşağıdan yukarı bakıldığında (yani bize göre) bu tek tecelli aşama aşamadır. Yani boyut boyut.. Bu boyutsal hiyerarşide yıldızlar ilk sıradadır. İşte bu sebeple "Yıldızlar Allah'ın elleri gibidir" denmiştir. Burada sözü edilen, yıldızların beş duyu ile algılanan bize göre maddesel boyutundan ziyade, kuantsal boyut denilen alt boyutlarıdır. Yani dalgalar evreninde, titreşim frekansının en yüksek olduğu ışık boyutu veya melekî boyut...

İşte olaya böyle bakılmadığı için, astroloji aslı astarı olmayan beşeri bir fantezi veya fal olarak değerlendiriliyor. Oysa astroloji ilmi, insana evrensel hiyerarşiyi açıklayan eşi benzeri olmayan bir ilimdir. 
Allah'a iman etmeden, O'nun evrensel sisteminin nasıl işlediği üzerinde kafa yormadan, yarattıklarına bakıp da astroloji hakkında fikir beyan etmenin pek doğru olmadığını sanıyorum. Bununla beraber, Allah ve evrensel sistemi hakkında fikir sahibi olmadan, astroloji ilmiyle ilgilenmeyi de doğru bulmuyorum açıkçası.. Bu da kişiyi kolaylıkla şirke sürükleyebilir.

Basında çıkan bir yazıda, 2 bin bebek üzerinde doğum tarihlerine göre burç tasnifleri yapılarak bir araştırma yapıldığı yazıyordu. Bu bebeklerden aynı burçlarda olanların, birbirlerine benzer özellikler gösterip göstermediği izleniyor. Oysa bu şekilde bir sonuca varılamaz. Çünkü Allah, yaratışındaki sonsuzluğu ispat edercesine, hepsini farklı özelliklerle yaratmıştır. 12 burç, ana kategoridir. Buna göre yapılan bir tasnifle sonuç elde edilemez. Detayda o kadar çok etken vardır, ki ana kategorileri izleyerek benzer özellikler görmeyi beklemek hatalı bir yaklaşım olur. Fakat konuya bakış, baştan önyargılı olunca, bu gibi ayrıntılar gözden kaçar doğal olarak. Bu sebeple bilim adamları, önyargısız ve tarafsız olarak gözlemlemeyi ilke edinmeli.. Aksi halde görebilecekleri gerçekleri de göremeyebilirler.

Örneğin, beş ayrı bebek değil, beşizler üzerinde bir inceleme yapalım. Bırakın beş ayrı bebeği, beşizlerin dahi aynı özellikleri ortaya koymadığını görebiliriz. Çünkü; kişiler aynı burçtan olsa dahi (doğum tarihleri aynı olsa da), doğum saatleri itibarıyla yıldızların konumu ve birbirleriyle yaptığı açılar dolayısıyla, genetik farklılıklar dolayısıyla ve yetiştikleri çevre dolayısıyla (bu çevredeki bilinç yayını da beyinler arası etkileşim doğurur) ve daha da önemlisi, yaradılış sebepleri dolayısıyla farklı fizyolojik ve zihinsel özellikler ortaya koyarlar. Yani 700 tane aynı burçtan bebeği inceleyerek kabaca elde edilen sonuç, astrolojiyi açıklamaya veya hakkında hüküm vermeye yeterli değildir. Öyle olsa yeryüzünde 12 tip insan olurdu. O zaman nerede kaldı Allah'ın yaratıştaki sonsuzluğu, değil mi?!.. Konu bu kadar basit değil!

Kısaca, Allah'ı ve everensel sistemini fark etmeden bu konuyu anlamak pek mümkün görünmüyor. İnsanlık, ne bilim, ne de teknolojideki ilerleyişiyle(!) kendilerine refah, mutluluk ve huzur sağlayamaz. Tâ ki mânâ ile madde arasındaki sınırı kaldırıp bütünü (Tek'i) görene dek... Atomu parçaladık, ışınlama deneylerinde dahi aşama kaydettik, ama Allah ve sistemini bilmediğimiz için hâlâ aç-açık, mutsuz ve huzursuz insanların yaşadığı bir dünyamız var. İnsanlık ilerliyor(!), ne yazık ki bu ilerleme kör, topal ve çolak bir ilerlemedir!

Astroloji ilmini bilmenin faydası; evrensel sisteminin işleyişini anlayıp idrak etmek ve tespit edebildiğimiz kadarıyla kendi yapısal özelliklerimizi ve kabiliyetlerimizi değerlendirip, bu evrensel sistemle uyum içinde yaşamaya gayret etmektir. 

Uzun lafın özü, olaya bütünsel olarak bakan kişi astrolojik (kozmolojik) etkileri inkar edemez. Her şey basit bir ana formülün uygulamasıyla birbiriyle son derece uyum içinde ve bütünseldir. Bunu ifade eden "Zerre küllün aynasıdır" hadisini hatırlayalım.. Bu hadis günümüz dilinle hologram tekniği ile açıklanabilir. Kısaca evren, en küçük zerresinde bütünün bilgisine sahip girift bir yapı olarak dalgalanan dev bir hologramdır. Bu sebeple aynı boyutta veya farklı boyutlar arasında ayrılmaz bir bağ mevcuttur. Birbiriyle etkileşim halindedir. İşte bu sebeple gezegenler ve burçlar ile beynimizin fizyolojisi arasında yapı ve işlev açısından birebir ilişki vardır. Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızların hareketini yöneten doğa yasaları, fizyolojimizi yöneten yasalarla hemen hemen aynıdır. Eğer öyle olmasaydı evrensel sistemin işleyişinde kaos yaşanırdı. Bu da ayrıca belirtilmesi gereken bir ayrıntı...

Geçtiğimiz yıllarda, Rus bilim adamlarının ayın hareketlerine göre erken deprem tespitinde bulunmaya başladığını da okuduk basında.. Bu önemli ve kayda değer bir haberdi. Ay hareketlerinin, bırakın insanları, faylar üzerinde bile etkili olduğunu tespit etmişler.. Sular üzerinde gel-git olaylarına sebep olan ay, karalar üzerinde de etkiliymiş demek ki.. Denizler ve karalar üzerinde bu kadar etkili olan ay, doğal olarak dünya yüzeyinde yaşayan tüm canlıların fizyolojisi üzerinde de etkili olacaktır. Hele de bedeninin 4/3'ü sudan oluşan insanlar üzerindeki etkisi, tartışılmaz! Ay etkili ise, diğer gezegenler de etkilidir. Güneşi ise, tartışmaya bile gerek yok; çünkü Güneş, tüm canlıların hayati fonksiyonları üzerinde etkilidir. Siz bu etkileşimlerin halkasını galaktik çapta genişletebilirsiniz. Hatta aklı havsalası alanlar, evrensel çapta genişletebilir bu halkayı...




Sirius Yıldızı

Yukarıdaki yazıda da belirttiğimiz gibi İbrahim (a.s) evrensel hiyerarşiyi açıklayan astroloji ilmine itiraz etmemiştir, insanların Allah'ı bırakıp bir takım yıldızlara tapmaya başlamasına karşı çıkmıştır. Bu itirazında haklıdır da.. Çünkü geçmişten bu yana insanlar, galaksideki yıldızların alt boyutlarından gelip açığa çıkan mânâ titreşimlerinin Dünya üzerindeki etkilerinden ya ürkerek o yıldızı bir Tanrı gibi görmeye başlamıştır, ya da yaydığı olumlu etkilere endeksli olarak bir takım beklentiler içine girdikleri için yıldızlara tapmaya başlamışlardır. İşte Sirius yıldızının hikayesi de böyle bir hikayedir.  Kur'ân-ı Kerîm'de de bu yıldız Necm Suresi'nin 49. ayetinde geçer: 
* Doğrusu, 'Şi'ra (yıldızı)nın' Rabbi O'dur. (Necm Suresi, 49)
Sirius bize oldukça yakın (güneş sistemine yaklaşık 8,5 ışık yılı uzaklıkta) ve gerçekte iki yıldızdan oluşan bir takım yıldızdır. Çok parlak tek bir yıldız olarak görünmesinin sebebi, iki yıldızın (Sirius A ve Sirius B) birbirine çok yakın olmalarındandır. Sirius takım yıldızı burçlar kuşağı Zodyak'ta Yengeç burcunun 14° 'sinde yer alır. Tutku, hırs, gurur, duygusallık, zenginlik, ün, ölümsüzlük, bolluk, bereket, şans ve iyi talih gibi mânâ titreşimleri yayar Samanyolu galaksisine ve evrene... Genellikle şans ve iyi talih yıldızı diye bilinir. Astrolojide Güneş sistemindeki Jüpiter / Mars gezegenlerine benzer bir karaktere sahiptir.
Muhiddin Arabi bir kitabında Dünya'nın, Yengeç burcunun yönetiminde olduğundan bahseder. Buradan yola çıkarsak Yengeç burcu içinde yer alan yıldızlar Dünya açısından önemlidir. Sirius takım yıldızı da temsil ettiği mânâlar dolayısıyla ve oldukça yakında bir takım yıldız olması sebebiyle, Dünya üzerindeki etkileri çok önemsenir. Nasıl ki astrologlar Jüpiter gezegenini önemseyip, iyi talih ve şans gezegeni olarak tanımlıyorsa, Sirius da  böyle  tanımlanır. Sirius ile ilgili bu bilgi çok eski tarihlerden beri bilinip, bugüne dek ulaşmıştır. Örneğin; Mısır Mitolojisi'nde Sirius yıldızı, yaydığı pozitif titreşimler sebebiyle Tanrıça(!) olduğuna inanılan Kraliçe İsis'in özel yıldızı kabul edilirdi, vs.. Günümüzde de bir çok inanç taciri Sirius'u çarpık inancını pazarlama vesilesi ediniyor (özellikle new age türünde) ve her fırsatta bu yıldızdan söz ediyor. Yapısını oluşturan mânâ terkibinin yeryüzündeki insanların değer yargıları açısından önem taşıması, Sirius'u zaman içinde diğer yıldızlardan daha değerli kılmıştır insanların zihninde... Bu bilgi kuşaktan kuşağa geçtiği için, tarihin her döneminde popüler bir yıldız olmuştur Sirius. Mısırlılar bir dönem Sirius yıldızının hareketlerine göre takvim bile yapmışlar. Tapınaklarını, üç büyük piramidi ve önemli mezarlarını bu yıldızın konumlarına göre inşa etmişler. Bu değer verme konusunda öylesine ileri gitmişler, ki  sonunda Sirius yıldızından bir şeyler bekleme veya ümit etme gibi bir duruma girmişler. Hattâ bu kadarla yetinmeyip Allah'ı bırakıp Sirius'a tapmaya başlamışlar... Ya da bugünkü gibi Sirius'taki Tanrı(!)yı veya Tanrılar(!)ı bekler olmuşlar kurtarıcı olarak... Ne yazık ki bu gibi tapınmaların ve beklentilerin tümü, galaksi içindeki veya Güneş sistemi içindeki cin dediğimiz negatif ruhani varlıkların telkini ile oluşmuş ilhamlar ve inanışlardır. Gerçekle alakası yoktur. Sirius'u da Allah yaratmıştır, Sirius'un rabbi de Allah'tır. Kur'ân-ı Kerîm'de; "Doğrusu, 'Şi'ra (yıldızı)nın' Rabbi O'dur." şeklinde Sirius'tan söz edilmesi de insanların güçlü pozitif etkileriyle bilinen bu yıldıza tapmasına engel olmak içindir.
Bununla birlikte her yıldızın veya takım yıldızın meleki bir alt boyutu vardır. Ancak galaksi içindeki bu yıldızların meleki boyutlarıyla şuursal veya başka türlü bir ilişkiye girmek her insanın harcı değil, çok yüksek dereceli velilere nasip olacak bir iştir. Sirius da Dünya'yı yöneten Yengeç burcunda bir takım yıldız olduğu için, yüksek dereceli veliler (ki sayıları en fazla bir kaç tane) bu yıldızın meleki boyutuyla ilişkiye girebilir. Bu dereceye ulaşmamış kişiler galaksi içindeki yıldızların meleki yapılarıyla bağlantı kurduğunu iddia edemez. Hele hele İslâm'a ve Hz. Muhammed'e iman etmeyip, saçma sapan uydurulmuş inançların peşinde koşan kişilerin bu yıldızların meleki boyutlarıyla ilişkiye girecek dereceye ulaşması hiç mümkün değildir. Ancak hayal veya hezeyandır. Bu sebeple kesinlikle bunu söyleyenlerden uzak durmak gerekir. O kişiler büyük bir ihtimalle negatif ruhani varlıklar olan cinlerle bağlantı kurup, bir melekle görüştüklerini sanan, kandırılmış kişilerdir. Cinler de Sirius'un yaydığı titreşimlerin zenginlik, ün, ölümsüzlük, bolluk, bereket, şans ve iyi talih olduğunu ve dünya üzerinde etkili bir burçta yerleşmiş olduğunu çok iyi biliyorlar. Bu bilgiyi insanların manevi duygularını sömürmek amaçlı kullanıp, bir takım saf insanları kendilerine esir ediyorlar. Örneğin, "Kurtarıcı Tanrı(!)nız  Sirius'ta yaşıyor, çünkü O kutsal bir yıldızdır (Meselâ Scheat'ta yaşıyor deseler, o tanrı insanların indinde kurtarıcı ve sevimli bir tanrı olmazdı, ne zekiler!!) ve bir gün (kıyamet zamanında) sizleri kurtarmak için Dünya'ya gelecek.. Bizler de o Tanrı(!) ile sizin aranızda yüksek (ilâhi) bir kanalız, ondan (dolayısıyla Sirius'tan) haberler getiriyoruz. Biz falaca meleğiz, filanca mesajcıyız" vs. gibi... Oysa Kur'ân'ın tanımına göre bu gibi tanrılar olamaz, Ahad ve Samed gibi zati sıfatların sahibi Allah'a rağmen. Bu sebeple, eğer herhangi bir öğreti sizi Sirius'a tapma veya Sirius'tan gelecek olan kurtarıcı Tanrı'ya veya Rabbe ya da Mesih(!)e tapma, böyle bir kurtarıcı bekleme gibi bir noktaya getirdiyse, arkanıza bakmadan oradan uzaklaşmanızı tavsiye ederim. Yoksa üzülerek sonuçlarına katlanmak zorunda kalırsınız.