ASTROLOJİK ETKİLER VE ALLAHIN KADERİ
Şimdi biraz da insanların astrolojik etkilerle nasıl etkilendiği üzerinde duralım...
Birinci etki alım şekli. Doğum anınızda Güneş sistemindeki planetler
nerelerde ise, onların üzerinde diğer planetler 30-60-90-120-150-180
derecelik açı yapar bir biçimde geçerken, mutlaka geçtikleri evin ihtiva
ettiği konuda bir hareket oluşur.
İkinci etki alım şekli. Bu planetler şayet sizin haritanızdaki bir
planet ile birbirleri arasında belirttiğim açıları oluşturacak bir
biçimde geçerse bu defa gene benzeri türden, fakat daha sert
etkileşimler meydana getirir. Mesela haritanızdaki Venüs ya da
Mars’ınızın üzerinden, bir Güneş’in, bir Satürn veya Uranüs ile 90 ya da
120 derecelik açı yaparak geçmesi gibi.
Üçüncü türden bir etki de Ay dolayısıyla oluşan bir etkidir. Ay,
duygularımız ile son derece yakın ilişki içinde olan bir planettir.
Özellikle bizim “yükselen” burcumuzdan ve yükselen burcumuzun mensup
olduğu grubun diğer burçlarından geçerken, bizi son derece etkiler ve
çoğu zaman tasvip etmeyeceğimiz aşırı duygusal, fevrî davranışlar içine
bizi sokar... Şayet o anda aklımızla içimizde kabaran duygularımızı
bastıramazsak, sonradan pişmanlık duyacağımız bir fiili ortaya koymamız
ya da sözü sarf etmemiz mukadder olur.
Hemen burada şu mânâya gelen hadîs-î şerîfi hatırlatalım:
Enes (radıyallâhu anh) naklediyor:
Rasûlullâh (sallâllâhu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
“Cenâb-ı Hak bir kazasını yerine getireceği zaman o kulun aklını
başından alır, o kul bu hâlde o işi işler; sonra o kulun aklını iade
eder de bu defa o kul pişman olup, ben bu işi nasıl yaptım der.”
(Deylemî)
Evet, KADER nasıl hükmünü yerine getirir?..
Normal akıllı bir insan, ama ne çare ki kaderin hükmü geldi çattı.
Mars Güneş’inin üzerinden geçerken, Ay da yükselen burcundaki bir
planetin üzerine düştü. İşte o anda ne olduysa oldu, son derece sudan
bir sebeple karşısındaki kişiye karşı içinde aniden bir şiddet uyandı ve
çekip bıçağını saplamaya başladı!.. Aklı başına geldiği zaman ise
karşısındaki 12 yerinden bıçaklanarak ölmüştü!.. Sonra şöyle konuştu:
“Bir anda aklım başımdan gitti, vurdum vurdum. Aklım başıma geldiğinde
ise iş işten geçmişti!..”
İşte sık sık gazetelerde gördüğünüz bu satırlar bilinçsiz olarak anlatılan “kader” hükmünden başka bir şey değildir!..
Nitekim yukarıda nakletmiş olduğumuz hadîs-î şerîf de bu
söylediklerimizi aynen teyit etmektedir. Böyle olunca, biz kimseyi
suçlamayacak mıyız?.. Bu sorunun cevabını ileride “Kadere İman”
bölümünde vermeye çalışacağız.
Şimdi sadece olayın geliş şekline bakalım...
Evet, Allâhû Teâlâ’nın kaderi nasıl yerine gelir... Daha doğrusu her an nasıl uygulanmada..?
Beyinlerimiz her an burçlardan gelen sayısız kozmik ışınların
bombardımanı altında!.. Bu ışınım, beyinlerimizin ilk açılışı kadarki
kapasitesiyle her an alınıp değerlendirilmede... Bu gelen ışınım,
sürekli olarak değişen açılar ve değişen güçlerle, beynimizde çeşitli
planetlerin etkisiyle açılmış devreleri etkiliyorlar.
Mesela ilk açılımdaki Mars devresi, bir zaman Jüpiter’in yansıttığı
ışınımı alırken bir süre sonra Satürn’ün yansıttığı, bir süre sonra
Güneş’in yansıttığı ışınımı alıyor. Ya da ilk açılım ile Ay; sürekli
üzerinden geçen çeşitli planetlerin yansıttıkları tesirleri almada; ve
gene süratli devriyle çeşitli ilk açılım devrelerini etkilemede...
Böylece bizler sürekli olarak hâlden hâle girmekteyiz...
Bazı kişilerin ilk programlanışları çok sert olur ve bunlar beyin
yapıları itibarıyla çok hassas olarak aramızda yaşarlar. En ufak bir
etki alımında hemen duygulanırlar, daima meseleleri olduğundan çok büyük
olarak görüp değişik hâllere girerler.
Bazıları da son derece ağır kanlı, zor değişen tiplerdir. Gene
bazıları dışa dönük, atak, girgin; bazıları da içe dönük, pasif, ilk
hareketi hep karşılarından bekleyen tiplerdir.
Bazılarının iç dünyalarında çok büyük hareketler olup bunları bir
türlü dışa vuramazlar; bazıları da aksine, çok konuşkan hareketli,
etkileyici tiplerdir ama iç dünyaları, dışı yeterli oranda
besleyebilecek kapasiteye sahip değildir. Çoğunlukla bundan dolayı iç
dünyalarında pişmanlıklar yaşarlar.
Kısacası insanların bütün huyları, karakterleri, mizaçları tamamıyla
beyinlerinin ilk açılımında aldıkları açılımlar, programlanma
istikametinde oluşur. Ve bu ilk tesirlerde ne kapasitede bir açılım ve
yönlenmeye nail olmuşlarsa, artık yaşamlarında da o istikamette bir
çalışma içine girerler. Ama bu gene de, nasıl başladılarsa öyle
bitecektir demek değildir. Zira ilk açılımdan sonra, bir vesile ile o
kişi şayet zikre başlar ise, bu defa beyninde yeni açılımlar oluşacağı
için, huylarında, davranışlarında bazı değişiklikler olmaya başlar.
Ancak bu değişiklikler, daha ziyade kişinin “istidat” yönüyle alâkalı
olan, doğum günleri ile ilgili olarak aldığı tesirlerde daha çabuk
görülür. Kişinin “kabiliyet”iyle alâkalı, doğum saatiyle ilgili
devrelerde ise, değişim çok daha yavaş olarak meydana gelir.
Daha önceden de belirtmiş olduğumuz gibi, 120. günde alınan
tesirlerle ilgili hususlarda ise, yani kişideki “Ayânı sâbite”de ise
asla değişiklik olmamaktadır!.. “Saîd ana karnında saîddir; şakî ana
karnında şakîdir.”
Yani cennete gitmesine yol açacak ekstra antiçekim dalgalarını üretme
ihsanına beyin daha 120. günde nail olmuştur. Ya da maalesef
olmamıştır!..
Muhakkak ki Allâh dilediğini yapmadadır!.. Ve trilyonlarla Güneş’in
içinde yüzdüğü evreni vareden güce sual sorulmaz yaptığından!..
Evet, beyin belirli “
zikir”
türleri ile yeni açılımlara kavuşur ve bundan dolayı da kişinin gerek
dünya yaşantısı ile alâkalı, gerekse de ölüm ötesi yaşantısını
etkileyici bir biçimde sayısız etkiler meydana gelir dedik.
Şimdi hemen burada şu sual akla gelir...
Meditasyonda genellikle kullanılan ve Budizm’de “mantra” kelimesiyle
tanımlanan özel anahtar kelimeler vardır ki, bunların meditasyonda trans
ya da teveccüh ya da yönelim gibi kelimelerle kastedilen hâllerde
tekrarı söz konusudur. Bundan başka böyle bir kelime de kendisi bulup;
bu kelimeyi tekrar ederek bir şey elde edemez mi insan?..
Bu sualin cevabını tam olarak anlayabilmek için çok geniş boyutlarda meseleye bakmak mecburiyetindeyiz!..
İslâm’daki “zikir” kelimeleri olan
Allâh’ın isimleri,
esas olarak varlıkta yürürlükte olan mânâlardır ve beyinde de bu
mânâları ortaya çıkartıcı devreler zaten kozmik plandan düzenlenmiştir.
Siz bu kelimeleri tekrarlayarak, beyninizin kozmik plana göre bir tür
frekans ayarlarını yaparsınız ve evrensel mânâlar ile iletişim içine
girersiniz!.. Meleklerle görüşmeye başlarsınız!..
Oysa bu anlama gelmeyen “mantra”larla sadece beyinde rastgele bir
hassasiyet, alıcılık oluşturursunuz ki, bu da sizin “CİN” denilen
dumansız ateş-manyetik bedenli varlıklarla iletişim kurmanıza yol
açar!.. Bunların en iyileri bile pek çok şeyden mahrum kalmanıza yol
açar!
Yani özetle, İslâm’daki “Allâh isimleriyle” zikir, sizde Allâh’a
yaklaşma ve O’ndaki sayısız özellikler ile bezenme hâli oluştururken;
bunun dışındaki kelime tekrarlarının beyninizde oluşturacağı
hassasiyet-alıcılık sadece “cin”lerle bağlantı kurmanıza sebebiyet
verir. Bu da neticede onların sayısız şekillerde sizi aldatmalarına ve
sizin de hiç farkında olmadan onların hükmü altına girmenize yol açar.
Öyle ise her hâli, ilâhî mânâları zâhire çıkarmak suretiyle zikirde
olan varlıklar ile oluşturulan bağlantılar, o zikrin bize yansımasına
yol açacaktır... Ki bu da canlılar olan yıldızlarla oluşur...
Evrendeki tüm varlıklar, varedenin sayısız özelliklerinin aşikâre
çıkmasına vesile olmak gayesiyle ve sanki o özelliklerin yoğunlaşması
suretiyle oluşmuştur. Bir diğer ifade ile; tüm takımyıldızlar, yıldız
birikimleri olan galaksiler; hep vareden mutlak varlığın sayısız
isimlerinin ve vasıflarının yoğunlaşmış hâlleridir gerçekte!.. Ve
bunların yaydıkları sayısız kozmik ışınım dahi kendilerini oluşturan
mânâların tüm varlığa yayılmasından başka bir şey değildir.
İnsana bakıp, “Bu etten-kemikten ibaret basit bir hayvandır!.. Ruhu
yoktur!!! Ebedî bir hayatı yoktur!.. Değişime girer ve tükenir!..” demek
ne kadar ilkel ve dar görüşlü bir anlayış ise...
Galaksilere, takımyıldızlara, burçlara, Güneş sistemindeki planetlere
bakıp da, onlar için; “Bunlar basit yıldızlardır... Doğar, ölürler...
Canlılıkları yoktur, cansızdırlar!.. Laf olsun diye oluşmuş ve
oluşmaktadırlar!.. Ne etki alırlar ne de etki verirler...” demek de o
kadar ilkellik ve dar görüşlülüktür!..
Yedi semâ , arz ve onların içindekiler O’nu tespih eder ! Hiçbir şey yok ki, O’nun Hamdı olarak, tespih etmesin! Fakat siz onların işlevini anlamıyorsunuz! Muhakkak ki O, Haliym’dir, Ğafûr’dur. (17.İsra': 44)
Âyeti dahi onların canlılığına ve bir görev ifa etmekte olduğuna işaret etmektedir.
Böylece olayı izah şartlarından mahrum olan eski kemâl ehli de, bu
yıldızlarda yaşayan meleklerden söz etmişlerdir, ki esasen aynı şeydir.
Bir kısmı da yıldızların ruhunu ifadeye çalışmıştır, ki bu da aynı
şeydir.
Nahl Sûresi’nin 16’ncı âyetinde;
“...Necm (yıldız - hakikat ehli {ashabım gökteki yıldıza benzer;
hangisine uyarsanız hakikate erdirir... hadisi}) olarak hakikate
erdirir!” denmektedir.
Bu apaçık bir gerçeğe işarettir!.. Ancak ne var ki, sürekli olarak
tapınma duygusu ile gözünün gördüğü birtakım şeylere tapınma arzusu
içinde olan insan, yıldızlarda takılıp kalmasın ve onlara tapınmasın
diye bu gerçek örtülmüştür.
“Onlar yıldızla yollarını bulurlar” şeklinde anlatılmak istenmiştir,
ki âyetin sadece bu mânâsına şartlanmış olan kişiler bizim bahsettiğimiz
yönünü şimdi inkâr etmeye çalışacaklardır.
Oysa yıldızların yaydığı kozmik ışınımlar, onların beyne ulaşması,
hidâyet dediğimiz olaya yol açan beyin devrelerini açması ve o kişinin
takdiri hüda ile böylece hidâyet bulması hiç de yadırganacak bir olay
değildir!..
“Allâh’ım beni doyuran sensin” dediğin zaman, yediğin gıdaların
çeşitli organların tarafından değerlendirilerek enerjiye çevrilmesi
olayı nasıl ana mânâyı değiştirmiyor ve ortadan kaldırmıyor ise; burada
da olay aynıdır!..
Burada anlaşılması gereken en önemli olay şudur:
Bedene nispetle yenen yemeğin, içilen suyun, teneffüs edilen havanın
yeri ne ise, yıldızlardan beyne ulaşan ışınımın yeri dahi odur!..
Nasıl ekmeğe suya havaya tapınılmıyorsa, böyle bir şey ilkellik ise, aynı şekilde yıldızlara tapınmak da o derece ilkelliktir!..
Varlıkta mutlak hüküm süren tasarruf eden Allâh Azze ve Celle’dir!..
Dilemiş ve her şeyi bir vesile ile meydana getirmiştir.
Eğer biz aklımızı kullanır, kâinatın nasıl tümüyle bir mekanizma
şeklinde işlediğini idrak edebilirsek; Allâh’a karşı kulluk görevimizi
çok daha geniş boyutlarda ifa etmiş oluruz!.. Elimizden gelmiyorsa...
Muhakkak ki kişi kapasitesi dışında kalandan mesûl değildir!..
Geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı size hizmet veren kıldı... Yıldızlar da
O’nun hükmünü yansıtarak hizmet verenlerdir... Muhakkak ki bunda aklını
kullanabilen topluluk için bir işaret vardır! (16.Nahl: 12)
Allâh
yeryüzünde “Halife”
olarak insanı meydana getirmek istedi. Onda, kendi özelliklerini izhar
etmeyi diledi. Ve onu meydana getirecek muhteşem kozmik fabrikayı, yani
kâinatı yarattı!.. Sonra onun içinde, kudretiyle insanı yarattı ve
nihayet onu kendine ayna kıldı!.. Tâ ki sayısız özellikleri onlarda her
birinde ayrı ayrı yansısın!..
“ALLÂHÛ TEÂLÂ YARATIKLARINI KARANLIK İÇERSİNDE YARATTI VE SONRA
ONLARA NÛRUNDAN SAÇTI. O NÛRDAN KİME İSÂBET EDERSE HİDÂYET BULUR. VE HER
KİME İSÂBET ETMEZSE DALÂLETTE KALIR.” (Tırmizî)
“...NECM (yıldız - hakikat ehli {ashabım gökteki yıldıza benzer;
hangisine uyarsanız hakikate erdirir... hadisi}) OLARAK HAKİKATE
ERDİRİR!” (
16.Nahl: 16)
Bu anlayışla, eğer araştırırsak, bu hususa işaret eden daha nice âyet buluruz.
Evet, “Yıldız olarak hakikate erdirir”... Kim?.. Hidâyet bulanların tümü.
Çünkü, âyeti kerîmede sınırlayıcı hiçbir hüküm yok!..
Oysa, maalesef bu yönünden haberdar olmayanlar tarafından, âyetin
mânâsı son derece dar kapsamlar içinde mütalaa edilmiş ve kısmen de
âdeta zorlanarak; “Çölde yollarını kaybedenler, yıldızlara bakarak
yollarını bulurlar” şeklinde bir mânâ ile sınırlanmıştır!..
Evet... “HÂDİY”, Cenâb-ı Hakk’tır!.. Dilediğine hidâyet eder,
dilediğini dalâlette bırakır!.. Dilediğine nûrunu isâbet ettirir,
hidâyet denilen çalışma ile o yönde onu çalışmaya kolaylaştırır.
Dilediğine de isâbet ettirmez!..
Diğer taraftan “YILDIZLAR DA ONUN EMRİNDEDİRLER. AKLI OLAN İÇİN BUNDA
İBRET VARDIR” şeklindeki açıklama dahi, yıldızların O’nun emri ile
birtakım işler yapmak üzere var edildiğini; cansız, işe yaramaz, süs
olsun diye yaratılmış şeyler olmadığını anlatmaktadır.
Ancak bütün bunları değerlendirebilmek için “AKLI OLANLARDAN” olmak
lazımdır... Ki geniş boyutlarda konuyu ihâta edip; bütün sistemi tüm
ihtişamıyla kavrasın ve Allâhû Teâlâ’nın azametine birazcık olsun
yaklaşabilsin!..
Peki, akıl sahipleri nasıl birbirlerine yaklaşıp ilimlerini paylaşabilir?..
Sade akıl sahipleri değil bütün insanların birbirlerine yaklaşımı nasıl olur?..
Ruhları birbirine çeken ya da iten nedir?..
İnsanların, şu yaşam sırasında birbirlerine olan sempatilerinin ve
antipatilerinin altında tamamıyla burçlarının birbiriyle uyuşup
uyuşmaması hususu yatar. Halk arasında “Yıldızı barışmadı” ya da
“yıldızı uydu” denilen tâbirlerin kökeninde, o kişilerin burçlarının
etkileri ile birbirleri arasındaki ya çekim ya da itiş kastedilir.
Bu husus Müslim’deki bir hadîs-î şerîf’te, Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) tarafından şöyle nakledilir:
Rasûlullâh (sallâllâhu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:
“Ruhlar (âhirette sınıf sınıf), toplanmış cemaatlerdir. Bundan ötürü,
içlerinden birbirleri ile tanışanlar, sevişip anlaşmışlardır.
Birbirleriyle birleşmeyenler ise ihtilafa düşmüşler,
anlaşamamışlardır”!..
Evet burada, “RUH”ların oluşması hususu üzerinde bilvesile bir nebze daha durmak zarureti hâsıl oluyor...