Translate

RUH ALEMİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
RUH ALEMİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.01.2019

BURÇLARIN BEYİN ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ


Burçların Beyin Üzerindeki Etkileri

Eskilerin “BURÇ” kelimesiyle adlandırdığı takımyıldızlar yaklaşık 500-600 milyon ile milyarı geçen sayılarda bir araya gelmiş Güneş benzeri yıldızlardan oluşmuştur. Ve bunlar, evrene, kendi yapılarına uygun bir biçimde çeşitli kozmik ışınlar yayarlar.
Bunların yaydıkları ışınlar ise Güneş çevresinde dönmekte olan Dünya’yı ve üzerindekileri, tüm sistemle birlikte sürekli bombardıman altında tutarlar.
Güneş sistemindeki Plüton, Neptün, Uranüs, Satürn, Jüpiter, Mars, Dünya, Venüs ve Merkür isimli planetler sürekli olarak bunlardan gelen tesirleri alırlar ve bir tür yansıtıcı görevi görerek insan beyinlerini daimî olarak etki altında tutarlar.
Beynin bu ışınsal etkilerle belli açılımları kazanması üç ana devrede mütalaa edilebilir...
A- Sperm - yumurta bileşiminin 120. günü.
B- Yedinci - dokuzuncu ay süreci.
C- Doğum anı.

120. GÜN OLAYI
Cenin 120. güne ulaştığında henüz yeni oluşmaya başlayan beyin, ilk kozmik ışınsal tesirleri değerlendirebilecek düzeye ulaşır. Ve bu ilk aldığı tesirle birlikte gen yapısında bir değişiklik meydana getirecek “ruhunu” oluşturacak bir biçimde holografik ışınlar yaymaya başlar!..
Diğer yandan, daha önceden tüm hücreleri bir arada tutan ve sinir sistemi aracılığıyla yayılan biyoelektrik ise, tüm hücreleri bir tür elektromıknatıs durumuna sokmuş olduğu için, bu beynin oluşturduğu “holografik yapılı dalga beden” yani “RUH”, bütün bedene bağlı olarak sürekli beynin yaydığı dalgalar ile gelişmeye başlar.
Beynin bu 120. günde aldığı tesir neticesinde “Ruh”unu meydana getirmesi yanı sıra; ikinci olarak da bu ışınlar, geliş gücü, mahiyeti ve açıları itibarıyla, beyinde mevcut olan ikinci bir devreyi açar ise, bu defa bu beyin, yerkürenin manyetik çekim alanına karşı koyacak türden bir antiçekim dalgası üretip bunu da “Ruh”a yüklemeye başlar. Bu konuyu “İnsan Ruhu Üzerine Açıklamalar” bölümünde detaylı açıkladık.

Cenin 120. güne ulaştığında henüz yeni oluşmaya başlayan beyin, ilk kozmik ışınsal tesirleri değerlendirebilecek düzeye ulaşır.

Şayet bu devre o günde açılmaz ise, bu defa bu varlığın büyüme devresinde de beyin, Dünya çekim alanına karşı koyma gücünü sağlayan bu enerjiyi “ruh”a yükleyemez. İşte bu husus “Saîd”lik ve “Şakî”lik hâli diye tanımlanmıştır.
Üçüncü olarak bu anda alınan tesirler kişinin beyninde belli bir ömür devresine müsaade eden bir tür kontak meydana getirir. Diyelim ki 45 sene açık kalarak hayata yol açacak bir geri sayım devresi...
Şayet bir kaza durumu söz konusu olmaz ise, o sürenin sonunda Mars’ın, Plüton ve Ay’la beyin haritasındaki ölüm noktasında bir sert açı meydana getirerek oluşturduğu ışınım bu beyindeki kontağı kapatır ve beyin bir anda durur!.. İşte sapasağlam iken, sebep yokken, “bir anda öldü” denen olay bundandır!.. Yani bu üçüncü tesir de kişinin “ecelini” meydana getirir ki, bu sürenin uzaması mümkün değildir.
Nihayet bir de dördüncü tesir alır beyin bu 120. günde... O da daha sonraki yaşamında ne kadar açılım sağlayabileceğini sağlayan ana devre açılım kapasitesini meydana getirir. Bir diğer ifade ile “rızık” durumunu.
İşte bu anlattığımız olay 1400 sene evvel Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın ağzından şöyle dile gelmiştir:
“Sizin birinizin ana - baba maddeleri 40 gün anasının karnında toplanır. Sonra o maddeler o kadar zaman içinde (ikinci kırk yani 80 gün) katı bir kan pıhtısı hâlini alır. Sonra yine o kadar zaman (üçüncü kırk) içinde mudge yani bir çiğnem ete tahavvül eder. (120 gün böylece tamam olduğunda) Allâh bir melek gönderir. Ve tekâmül eden mudgeye dört kelime emrolunur ki; onun işini, rızkını, ecelini, saîd veya şakî olduğunu yaz!.. denilir.
Sonra ona ruh nefholur. İmdî, sizden bir kişi iyi iş işler de hatta kendisi ile cennet arasında birkaç kulaç mesafe kalır. Bu sırada yazı gelir, o kişiyi önler. Bu defa o cehennemliklerin işini işler!..
Sizden bir kişi de kötü iş işler. Hatta kendisi ile cehennem arasında ancak bir kulaç mesafe kalır. Bu sırada kitabı gelir onu önler. Bu defa o kişi, ehli cennetin işini işler (ve cennete gider).” (Buhari)
Evet, demek ki 120. günde ilk beyin cevheri, kozmik ışın etkileri ile, yukarıda mecazî bir ifade ile açıklanan hususları kayda alarak ve bunları diğer yandan da “Ruh” üzerine yükleme yaparak faaliyete başlıyor!
Beyin dedik...
Olgun insan beyninde son bilimsel verilere göre, yaklaşık 15 milyar sinir hücresi yani nöron mevcut bulunuyor. Ve her bir hücrenin 16 bin ayrı hücre ile bağlantılı olarak faaliyet gösterebildiği ifade ediliyor.
Beyin hücrelerindeki biyoelektrik enerji diğer hücrelerle bağlantı kuruyor ve beynin biyoelektrik gücü ve bu gücün içine aldığı hücre grubu kapsamı nispetinde de yüksek düzeyde beyin faaliyeti olarak meydana geliyor.
İşte 120. günde beyin cevherinin almış olduğu bu ilk kozmik tesirler, o kişinin dinî tâbirle “Ayânı sâbitesi”dir!.. Yani, sâbitleşmiş ana programı!.. Öyle ki, artık bu ana programda asla bir değişiklik söz konusu olmaz!..

7. – 9. AY SÜRECİ
Daha sonra özellikle 7. ay başlarından itibaren gelişen beyin, istidadını oluşturacak bir biçimde, içinden geçtiği burçlardan giderek artan bir biçimde aldığı ışın tesirlerini değerlendirmeye başlar. Bu aylarda alınan tesirler ise kişinin ilerde düşünme gücünü ve kapasitesini oluşturacaktır.
Nihayet beyin 9. ayda ve doğumdan hemen önceki bir iki gecede en verimli şekilde gelen tesirleri değerlendirir. Ve doğum durumuna girer. Bu an’a kadar alınan tesirler kişinin sadece, az önce de belirttiğimiz gibi düşünce dünyasını oluşturan tesirlerdir.

DOĞUM ANI
Beyin bundan sonra en güçlü ışın etkilerini ise doğum anında annenin rahminden dünyaya geldiği anda alır.
“Yükselen burç”-“Ascendant” tâbir edilen bu kozmik etkiler, annenin koruyucu manyetik perdesinden dünyaya çıkan bebeğin beynini en güçlü şekilde etkiler!.. Bu etkiler ise, o kişinin mizacını, karakterini, çevresiyle ilişkilerini ve olaylar içinde ne tür bir yaşam süreceğini programlar.
Hemen burada akla gelecek şu sualin cevabını verelim.
Genetik (irsiyet) diye bir olay var! Genlerin ne olduğunu biliyoruz. Bu yolla gelen ana bilgilerin kişideki rolü nedir?..
Genler kanalıyla gelen tüm bilgiler, şayet o kişinin beyninde kendilerini gösterebilecekleri uygun açıklıklar bulabilirlerse ortaya çıkarlar. Yok eğer o beyin, genleri kanalıyla sahip olduğu bilgileri, ortaya koyabileceği bir biçimde uygun açılımı burçlardan almamışsa, onları aynen kapalı olarak muhafaza eder ve kendisinden sonrakilere iletir. Tâ ki genlerdeki bilgilerin ortaya çıkmasına uygun açılımda bir beyin bulana kadar bu böylece devam eder.
Esasen başlı başına bir kitapta izah etmemiz gereken bilgileri burada daha fazla açarak okurlarımızı sıkmak istemiyoruz. Bu sebeple konuyu ana çizgileriyle anlatıp, sistemi gözler önüne sermeye çalışacağız. İlâhî nizamı, işleyiş şeklini elimizden geldiğince anlatmaya çalışacağız.
İşte bu andan sonra, sanki ıslak alçının kalıpta suyunu yitirdikten sonra yeni bir form almaması gibi, beyin de yeni açılım tesirleri almaz olur. Ve hangi tür tesirler ile oluşmuş ise, o kişinin düşünce, duygu, tasavvur, vehim, hayal gibi beyin fonksiyonları o düzeyde ölene kadar devam eder. Nitekim bu yeni tesirlerle açılım olmayışı da; “Yedisinde neyse yetmişinde odur; can çıkmadıkça huy çıkmaz” gibi halk deyişleriyle anlatılmaya çalışılmıştır.
Gerçekten bu böyle midir?..
Astroloji doğru mudur?..
AHMED HULÛSİ
https://www.ahmedhulusi.org/tr/yazi/burclarin-beyin-uzerindeki-tesirleri

23.08.2017

UZAYLILAR !!!???

Uzaylılar!!!???

Son yıllarda ortaya çıkan “Uçan Daireler” halk arasında ve bilhassa entellektüel çevrelerde sık sık konuşulur ve üzerinde merakla durulur bir konu olmuştur...
Özellikle Amerika’da ve Avrupa’nın çeşitli yörelerinde görülen bu uçan dairelerin başka dünyalarda yaşayan yaratıkları taşıdığı, onların Dünya’yı bu şekilde ziyaret ettiği, insanlarla iletişime geçmek istedikleri, çeşitli çevrelerce iddia edilmektedir...
Batı dünyasında “Unidentified Flying Object” sözcüğünden kısaltılarak “UFO” şeklinde kullanılmaya başlanan “bilinmeyen uçan objeler”e ait çok çeşitli görüşler mevcuttur...
Amerika’da ve Avrupa’da en ciddi bilinen dergi veya gazetelerde dahi bu konuda haberlere, röportajlara rastlanmakta; çeşitli kişilerin gördükleri uçan dairelere ve içinden çıkanlara dair anılarına önemli derecede yer verilmektedir...
Bu konuda çıkan haberlerin, anlatılanların yüzde 95’inin aldanma olduğu, gördüklerinin yıldız kaymaları veya bulut birikintileri veya hava balonları, veya bu çeşit diğer birtakım görüntüler olduğunu kabul etsek dahi; gene de yüzde 5’lik bir açık kalmaktadır, ki gerek gören şahısların durumları ve gerekse görülen nesnelerin görüntü şekilleri kabul etmemizi icap ettirecek kadar bir yer tutmaktadır...
Özellikle Amerika Savunma Bakanlığında bir “UFO” yani uçan daireler özel dairesinin bulunması ve bunlara ait inkâr edilemeyecek görüntü tespitlerinin mevcut olması, işin bir nebze olsun ciddiyet taşıdığına işaret etmektedir...
Nitekim Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir röportajda, bir öğretmenin sınıfta bulunurken, böyle bir uçan dairenin orada bulunanların göremediği şekilde gelmesinden ve içinden birtakım insanların çıkmasından bahsedilmektedir... Şimdi okurlarımıza bu röportajdan bazı pasajlar nakledelim... Röportör Turhan ILGAZ şöyle naklediyor:
“Bundan iki yıl kadar önce, ... Pangaltı Ermeni Lisesinde sınav yapmaktadır. Öğrencilere soruları vermiş ve kürsüye geçerek oturmuştur ki... Birden sınıfın yan duvarlarında bir sahne belirir...
(Sinema gibi) diye anlatıyor... Bir uçan daire vardı karşımda... Sonra içinden bir adam çıktı tıpkı bizlere benzeyen...”
Gören hanım bir medyum... Ve gelenlerle “fikir yoluyla” konuşuyor... Gelen şahıs onunla bu görüşmeden sonra daha birçok kereler de görüşüyor...
İşte bu uçan dairelerle ilgili bizde rastlanan bir şekil...
Peki, bu işin içyüzü nedir?..
Uçan daireler var mıdır?..
Başka gezegenlerde insan türü yaratıklar var mıdır?..
İnsanlarla temas kuran veya kurmak isteyen kişiler, yabancı gezegenlerde yaşayan birtakım insanlar var mıdır?.. Yoksa başka yaratıklar mı bunlar?..
Evet, son günlerin en ilginç konularından biri de bu!..
Ve bu konuda yapılan en büyük yanlış ise, işi “BİLİM ADAMLARINA SORMAK”!..
Uzaylılar konusu asla bilim adamlarına sorulmaz!..
Uzaylılar konusuna cevap verebilecek bilim adamı ne TÜRKİYE’de ne de DÜNYA’da mevcut değildir!.. Kim bu konuda bilim adamlarına danışırsa, kesinlikle yanılmış olur!..
NİÇİN?..
Önce bilelim ki, “bilim” eldeki belirli objelere ve verilere göre bir sistem içinde oluşur. Elbette, o verileri ve objeleri inceleyecek kişiler vardır... Ve nihayet, bu kişilerin, o veriler, objeler üzerinde belirli araştırmalar yaptıktan sonra, varacakları bir kesin sonuç ve oluşturdukları sistem, “o bilim dalını” oluşturur...
O bilim dalını oluşturan kişilere de “o konunun bilim adamı” denir...
Bir örnek ile açıklayalım...
İnsan bedeni mevcuttur; bu beden üzerinde araştırma yaparak çalışma sistemini tespit eden ve bunu bir bilim dalı hâline getiren insanlar vardır... Öyle ise, veriler mevcuttur, araştırma sonucu oluşan sistem ortadadır!.. Demek ki insan bedeninin çalışmasını konu alan bir bilim adamı mevcuttur!.. Yani tıp bilimi, bu bilim dalının araştırıcıları, uzmanları doktorlar!.. Ve veriler, objeler, insanlar!..
“Uzaylılar” adı verilenlere ait veriler, objeler elimizde midir?.. Elimizdeki bu objeler, veriler üzerine sistematik bir araştırma yapılmış mıdır?.. Bu sistemli araştırmaları yapmış, bu yapıların hangi sistemle çalıştığını tespit etmiş kimseler var mıdır?..
Elbette, bütün suallerin cevabı HAYIR’dır!..
Öyle ise, Uzaylılar üzerine ne bir bilim dalı vardır, ne de bir BİLİM ADAMI!..
Bu noktayı siz isterseniz bir doktora sorabilirsiniz, isterseniz bir hukuk profesörüne... Ya da bir ASTRONOMİ profesörüne!..
Hepsi de bu konu hakkında, aynı düzeyde bir vatandaştır; kendi dallarında birer profesör olmalarına rağmen!..
Biri profesördür, kanunlar konusunda; diğeri profesördür insan bedeni hakkında; biri profesördür, toprağın yapısı hakkında; bir diğeri de profesördür, yıldızlar, konumları ve yapısal özellikleri hakkında!..
Ama asla, “Uzaylılar” konusunda değil!..
Bu Türkiye’de de böyledir. Dünya’da da!..
Olmayan objenin bilim adamı da olmaz... Ve hiçbir zaman Astronomi uzmanları, profesörleri, Uzaylılar konusunda bilim adamı gibi gösterilmez ve kabul edilmez!..
Bunu böylece kesinlikle vurguladıktan sonra şu noktaya dikkat çekelim...
Bu konuyla ilgili muhtelif olaylar vardır... Bunlardan biri, TASS ajansının Rusya’da bir kentte, parkta bulunan çocukların uzaylılarla teması yolunda bir yayını!..
Bir diğeri de, İngiltere’de tarlalarda meydana gelen büyük boy çizimler... Şimdi bu konu hakkındaki bir yazıyı nakledelim size...
5 Ekim 1991 tarihli Cumhuriyet gazetesinin “BİLİM VE TEKNİK” dergisinden alınmıştır.
UFO’CULAR YAKALANDI
İngiltere’de buğday tarlalarında bulunan “göksel” çizgileri ve şekilleri yapanlar ortaya çıktılar. Bilim adamlarını uğraştıran ve UFO’cuların sahip çıktığı olayın öyküsü...
“Şu anda, araştırmalarım sırasındaki en mükemmel anlardan birini yaşıyorum.” Ünlü UFO araştırmacısı Pat Delgado İngiltere’de Sevenoaks’daki buğday tarlasını gördükten sonra duygularını bu şekilde ifade ediyordu: “Hiçbir insan bunu yapmış olamaz.”
Delgado bu sözleri, mükemmel bir şekilde yaratılmış başaklara bakarak söylüyordu. Başaklar, saat yönünde hemen hemen mükemmel bir daire biçiminde yere yatırılmıştı. Bu dairenin uzantısı olarak başka şekiller de görülüyordu: Antenler, bir yarım daire ve bir şerit şeklindeki uzun bir hat.
Sevenoaks’ta görülen daireler, son on üç yıldır Güney İngiltere’de görülen yüzlerce şekilden sonuncusuydu. Konuyu araştıran ve yazılar yazan Delgado için bu daireler üst bir zekânın var olduğuna dair mükemmel bir kanıt sunuyordu.
Ancak, Delgado’nun sevinci fazla uzun sürmedi. Today gazetesinden muhabir Graham Brough, iki yer ressamının bu şekilleri oluşturmasını izlemişti. 62 yaşındaki Davit Chorley ve 67 yaşındaki Douglas Bower, Sevenoaks’taki şekli Brough başlarında dururken oluşturmuştu. Bu ikili, Güney İngiltere’de son on üç yıldır her hasat zamanı yaklaşık 25 - 30 şekil yapıyordu.
İkilinin açıklamaları, son yıllarda İngiltere’nin ve tüm dünyanın ilgisini çeken gizeme bir açıklama getiriyordu. Bu dairelerin nasıl oluştuğu konusunda çok ilginç fikirler ortaya atılmıştı: Uçan daireler, elektromanyetik alan, atmosferdeki dalgalar bunlardan birkaçıydı.
Oysa, şakacı ikilinin kullandığı yöntemin hiçbir olağanüstü ya da olağandışı güçle ilgisi yoktu. 1,2 m boyunda bir tahta çubuk ve bir top ip kullanıyorlardı. Bower, seçtikleri alanın merkezinde duruyor ve çubuğu dik bir biçimde tutuyordu. İp çubuğa diz yüksekliğinde bağlıydı. Chorley, ipi gergin tutarak Bower’in çevresinde döndüğü zaman, başaklar yan yatıyordu.
Chorley ve Bower ilk şekillerini 1978’de yapmıştı. Amaçları buğday başaklarını yatırarak bir UFO’nun tarlaya indiği izlemini vermekti. Ancak, yaptıkları çalışmalar üç yıl boyunca kimsenin dikkatini çekmedi. İlk kez 1981 yılında bu şekiller basında yer aldı. İkilinin yaptıkları itirafın nedeniyse, daireleri araştıranların hükümetten maddi yardım istemeleriydi.(m.a)

Bu görüntüleri görenleri “ruhî bozukluk” ya da “psikolojik yapısı hassas kişiler” diye mi nitelendireceğiz?..
Elbette, hayır!..
Öyle ise... Bu konuyu sadece akşam gün batışında iki saat süreyle görülen VENÜS olayına bağlamak, bize göre son derece havada kalan bir iddiadır...
Kesin olan husus şudur ki, ne isim verilirse verilsin, aramızda ya da atmosferde veya Güneş sistemi içinde yaşayan birtakım canlılar vardır ki bunlar zaman zaman bize belirli görüntüler ulaştırmaktadır...
Bizim bu konudaki en büyük hatamız ise, bu varlıkların varlığını, ille de beş duyumuza ulaşacak biçimde kabul etmekle başlamaktadır...
Asırlar, bize, beş duyu ile tespit edemediğimiz pek çok şeyin mevcudiyetini açıkladığı hâlde; geliştirdiğimiz teknolojilerle, dün “yok” dediğimiz sayısız nesneye bugün “var” demek mecburiyetinde kaldığımız hâlde; bunlardan hiç ders almayarak; hâlâ beş duyu ve elimizdeki teknoloji ile tespit edemediğimiz şeyleri, inkâr ve tevil yollarına sapıyoruz ki, bu gerçekten büyük bir ayıp olmaktadır.
“Uzaylılar” dediğimiz bu varlıklar nelerdir?..
Bugüne kadar elimize geçmiş ve üzerinde gerekli ve yeterli inceleme yapılmış biri olmadığına göre, kimse ispatlı bir şekilde uzaylılar şöyledir diyemez... Ve başta da bahsettiğimiz gibi bu varlıkların uzmanı da olamaz...
Ancak, bu varlıkların elli yıl öncesine kadar kesinlikle yok olup da bu süre zarfında mucizevî bir şekilde aniden ortaya çıktıklarına inanamıyoruz.
Öte yandan, asırlar ve asırlardır insanlar yanı sıra Dünya üzerinde varlığından söz edilen birtakım varlıklar mevcuttur ki, kimi toplum, bunlara “hayalet”, kimi toplum “ruh”, kimi toplumda “peri, cin, dev” gibi isimler vermiştir.
Çeşitli özellikleriyle kendini belli eden, bazen insanlara yardım ediyormuş görünen, bazen de insanların iradelerini zorlayıcı davranışlar ortaya koyan bu varlıklara, Kur’ân nâzil olduğu devrede de “Cin” adı verilmiştir...
Hangi eğitim ve kültür seviyesinde olursanız olun, hangi şartlanma ile kendinizi bloke etmiş olursanız olun; inkâr edilemeyen bir gerçek vardır ki, o da halkın büyük çoğunluğunun kabul ettiği ve değişik isimler ile andığı, insan yanı sıra mevcut olup, her an algılanamayan birtakım varlıklar mevcuttur!..
Ne kişinin inkârı ile onlar yok olurlar, ne de kabulü ile bir şey kazanırlar!.. Hatta insanların onları inkârları, bilakis çok daha geniş bir alan açar onlara!.. Çünkü, görmekteyiz ki, çoğunlukla insanlarla eğlenen, alay eden, aldatan olmadık hayaller peşinde koşturan bu varlıklar, ne isimle anarsak analım, genelde hep insanlara hükmetmekten zevk alan bir türdür!..
Esasen, maddi bir bedenle kayıtlı olan insanlara karşı, beden sınırlamalarından uzak bu varlıkların, başka türlü olmaları da beklenemez!.. Ellerinin altında istedikleri gibi hükmedebilecekleri, istedikleri gibi kandırıp eğlenebilecekleri sayısız insan mevcutken, onların böyle bir fırsatı değerlendirmemeleri elbette mümkün değildir...
Nitekim, bu gerçeğe Kur’ân-ı Kerîm, En’am Sûresi’nde şöyle işaret ediyor:
“... ‘Ey cin topluluğu, gerçekten insanların çoğunluğunu hükmünüz altına aldınız (hakikatten uzaklaştırdınız)!’...” (6.En’am: 128)
Evet, ister “Uzaylı” deyiniz; ister eskilerin ve dinî terminolojinin kullandığı ismiyle yani “Cin” adıyla anınız; bu varlıkların en büyüközellikleri, insanları hükümleri altına alarak, onları gerçeğe ters düşen fikirler ve davranışlar içine sürüklemeleridir...
“Cin” denen göze görünmeyen, elle tutulamayan varlıklar; çeşitli toplumlara, toplumsal şartlanmalara uygun fikirler ve değerlerle yaklaşarak, onları hükümleri altına alırlar. Kimin, hangi hususta eğilimi var ise, o yolda fikirler ve görüntüler ile kendilerine bağlamaya çalışırlar.
Genelde, çok büyük bir çoğunluğa hâkimiyetleri, kendilerini bildirmeden ve fark ettirmeden olmaktadır.
Hükmettikleri kişiler genelde ya İslâm inancını kabul ettiğini söyleyen kişilerdir, ya da İslâm inancını kabul etmeyenlerdir...
İslâm inancını kabul etmeyenleri kandırma şekilleri, öldükten sonra tekrar dünyaya gelineceği esasına dayanan inanç türleridir...
Kendilerini uzaydan, başka galaksi veya sistemlerden gelmiş varlıklar olarak tanıtmaları, son devrin en büyük zevk konusudur.
Gerçekte bu varlıklar, Dünya atmosferi içinde veya Dünya üzerinde yaşamaktadırlar. Son derece zeki ve hareket kabiliyetine sahip oldukları için, insanları bu yönleri dolayısıyla çok rahat kandırabilmektedirler.
İnsanları kandırma metodları hep insan beynine yolladıkları dalga impulslar şeklinde olmaktadır. Kişiler bu impulsları frekansına göre, görüyorum veya işitiyorum diye değerlendirmektedirler...
Oysa çok büyük bir çoğunlukla ne görmek mevcuttur, ne de işitme!.. Bu yüzden de büyük bir çoğunluk, böyle bir etki altındaki kişinin algıladıklarını algılayamamakta ve onun hâlini inkâr etmektedirler!.. Bunu bir misal ile açıklamak gerekirse, uyanık rüya görmek diye ifade edebiliriz...
İslâm dışı inanışlara sahip olanları kandırmak için en çok, ruhlarla görüşme ve uzaylılarla görüşme tarzını kullanmaktadırlar...
Genellikle saf yaradılışlı bu kişiler, belirli bir kültürden mahrum oldukları için, gerçekte uzayda başka galaksilerden gelenler varmış sanmakta ya da ölmüş yakınlarıyla görüştüklerini zannetmektedirler... Bu hususu ilerideki ilgili bölümde daha da tafsilâtlı olarak ve delilleriyle anlatmaktayız.
Kendilerini uzaylı varlıklar olarak tanıtmakta olan cinlerin yalanlarını açık seçik şöylece ortaya çıkartabilirsiniz:
Size, somut bir araç - gereç - cihaz vermelerini isteyin!.. Bunu asla gerçekleştiremeyeceklerdir!..
Çünkü, kendilerini “uzaylı” tanıtan “cin” diye bilinen bu varlıkların, insanların hayal gücü üzerinde tasarruf etmekten öteye yolları geçmez!..
Daima beyin yapıları hassas kişileri bulup, onların hayallerini etkileyerek çeşitli imajlar oluştururlar; ve icap ederse de onların vehmini tahrik ederek, olmayan şeyleri varmış gibi göstermek suretiyle korkutarak, tasarruf altına alıp, hükmederler!..
“Uzaylı” olarak kendini tanıtan bu “Cin” isimli dalga yapılı varlıklar, sürekli vaatlerde ve geleceğe dönük sayısız iddialarda bulunurlar; kişilere kendilerinin “Mehdi” veya “Mesih” veya insanlığın beklenen önderi olduklarını telkin ederler; “Altın Çağ” vaat ve hayalleri sunarlar; hatta bazen belirli tarihler verirler... Sonra o tarih gelip, dedikleri çıkmadığı zaman da, “şartlar oluşmadı, vazifenizi tam yapamadınız, onun için de ileriye atıldı” diyerek yalanlarını örtüp; yeni hayal balonları şişirirler...
Çeşitli “uçan daire, balon, insanımsı” görüntüler veren ve kendilerini hep “uzaydan gelen varlıklar” olarak tanımlayan bu varlıklara kanmak, sadece bu konuda bilgisizliğin ve ilmî verilerden haberdar olmamanın sonucudur.
Yalan yanlış bilgiler vermek ve aslı olmayan hayallerle insanları kandırıp peşlerinden sürüklemekten başka yetileri olmayan bu UZAYLI (!) varlıkların, o kadar çok insanları kandırma yolları vardır ki, bunları tek tek sıralamak hayli güçtür...
Bu sebeple, diyeceğiz ki...
İster karşınıza, “Uzaylılarız” diye gelsinler; isterse de geçmişte yaşamış “evliya veya azizleriz” diye gelsinler, biliniz ki bunlar kesinlikle, eskiden haber verilmiş olan şeytaniyet vasıflı CİNLERDİR!..
Daima, insanların vehmini tahrik ederek, var olmayan şeyleri varmış gibi göstererek, sürekli vesveselerini, kuruntularını tahrik ederek, onları ellerinde kukla durumuna düşürmek isterler...
Bu varlıklardan korunmak istiyorsak, önce onların foyalarını ortaya çıkarmak zorundayız!.. Ki, böylece gerçeği görelim; bu da konuştuklarının ve vaatlerinin yalan olduğunun ortaya çıkması suretiyle olur...

Eğer bir süre içinde sizi kandıramadıklarını görürlerse, zaten kendilerini açık edecekler ve böylece ne oldukları da ortaya çıkacaktır.
Ayrıca bu gibi durumlarda, önceki bölümlerde bahsettiğimiz duayı çokça okumak suretiyle çevrenizde bir dalga koruyucu kalkan da oluşturabilirsiniz ki, tecrübelerimize göre bunun, cinlerin foyasının ortaya çıkmasında çok büyük yararı vardır...
İnanmayanlar tarafından alay konusu olacağını bilmemize rağmen, kesin olarak ifade edelim ki bütün bu uçan daireler veya bu uçan dairelerle gelen kişiler görüntüsünü verenler, hakikatte “Cinler”den başka bir yaratık türü asla değildir!..
Eski devirlerde, Anadolu’nun veya Batı’nın köy yollarında veya mezarlıklarında perili evler(!)de ve tenha yerlerde insanlara çeşitli görüntülerle insan ya da hayvan şekillerinde görünen Cinler; günümüzde de, eskiye inanmayan ve eskiyi hor gören insanları aldatıp kendilerine tâbi kılmak ya da onların bu şekildeki eğilimleriyle eğlenmek amacıyla, uçan daireler şekillerinde gözükerek yeni bir usül tatbik etmektedirler...
Ve Cinler, bu yeni usüllerle insanları kandırırken, âdeta kendilerine inanmayan, kendileriyle alay eden, veya kendilerini yok sayan insanlarla da alay etmekte ve onlardan bir çeşit intikam almaktadırlar...
Bu uçan daireler görüntüsü ile köy yolunda gece yarısı yürürken aniden acayip bir şeyle karşılaşan insanın gördüğü arasında hiçbir fark yoktur... İkisi de, normal diye kabul edilmiş bulunan insanın göremediği, iki ayrı tipte görüntüdür...
Materyalist bir tıp adamı, her ikisini de halüsinasyon diye kabul eder... Madde ötesine inanan bir kimse için ise, gerçekte ikisi de birdir...
Kurân’da “Cin” diye belirtilen veya başka bir yerde başka bir tâbirle anılabilen; maddi yapısı olmayan, fakat zaman zaman madde görünütüsü verebilen birtakım yaratıkların kâh köy yollarında hayvan veya insan şeklinde görüntü vermesi, kâh uzayda veya duvar üzerinde bir uçan daire ve bu uçan daireden inen insan tarzında görünmesi... İkisi de her hâlükârda aynı neticeye çıkmaktadır...
Daha önce de açıklamaya çalıştığımız gibi, Cinler, istedikleri anda ve yerde, arzu ettikleri bir şekilde insanlara madde ötesi olan yapılarını maddi görüntü şeklinde gösterebilirler...
Tıpkı televizyonda ekran üzerinde seyrettiğimiz elektromanyetik dalgaların, henüz ekrana dönüştürülmesinden önce, havada görünebilmesi hâli gibi... Düşünün ki, televizyonda seyrettiklerinizi, aynen televizyon ekranında değil de, boşlukta seyrediyorsunuz...
Yani birtakım elektromanyetik dalgaların sahip olduğu görüntüyü ekranda değil de boşlukta seyrediyorsunuz...
Burada ister istemez aklıma, bir süre önce okumuş olduğum bir Allâh Rasûlü buyruğu geldi ki, hatırımda kaldığına göre, anlam olarak şöyle idi... Ki bu açıklama ehlince bilinir...
“Dünya’nın son devirleri yaklaştığında, Cinler yeryüzünde görünmeye ve insanlarla çeşitli şekillerle temas kurmaya başlayacaklardır...”
Evet, bu konu bize ister istemez bu açıklamayı hatırlattı... Siz ister, bu olaylar ile bu açıklama arasında bir ilişki kurunuz, isterseniz kurmayınız!..
Gerek dinî kaynakların bildirdiklerine, gerek tasavvuf ehlinin açıklamalarına ve gerekse tefekkür sistemimizin oluşturduğu sonuca göre; “İnsan”  adıyla bilinen ve tanınan yaratık sadece Dünya üzerinde yaşamaktadır...
İnsan tipinde “şuur” sahibi olarak ve insana benzer bir yaşantı da sadece cinlerde mevcuttur...
Bunların haricinde diğer gezegenlerde dahi, insan ve cine benzer fizik - madde bedenli yaratıklar mevcut değildir... Ve bu sebeple de insanlık âlemi, ilmini ne derece geliştirirse geliştirsin, müspet ilme dayalı olarak bu dünyalardan hiçbirinde insan tipi madde bedenli varlık bulamayacaktır!..
Bunların ötesinde insan tipi görüntü veren ya da başka şekillerde görünen bütün yaratıklar ise tamamen cinlerden ibaret olacaktır.
Diğer gezegenlerde de hayatiyet ve canlılık vardır, ancak bu canlılık ve hayatiyetin ortaya çıkışı, bazılarında beş duyuyla idrak edebileceğimizin ötesinde ve bazısında da mikroskobik görüntülerdir... Bu tipten bir canlılığın Güneş’te dahi mevcut olduğu misal olarak verilebilir...
Uçan dairelere dair maddesel yapı ve çeşitli madeni parçalar bulunduğuna dair iddialar ise, ki bu parçalar son derece ufak olduğuna göre ışınsal yapıya sahip olan bu yaratıkların elektrik gücüyle bazı madenleri değişik bir hâle sokması şeklinde açıklanabilir... Mesela kömürün yüksek basınçla elmas olması gibi...
Bu konuda son ve kesin sözümüz, uçan daire veya bu çeşitten bütün görüntüler tamamıyla Cinlere aittir, şeklindedir... Medyumluk hâdisesinin bir başka görüntüsünden öte bir şey asla değildir... 

 https://www.ahmedhulusi.org/tr/kitap/ruh-insan-cin/uzaylilar/ufo-03

RÜYALAR - DEJA VU - EKMİNEZİ - ESKİ HAYATLAR

Rüyalar – Déjà Vu – Ekminezi – Eski Hayatlar

İnsan uyku sırasında, beyninin hassasiyeti oranında bedenin duyuları kaydından kurtularak, yükselmeye (urûca) başlar... Bu yükselme ya dikey, ya da yatay bir şekilde olur...
İnsanın uykudaki yükselmesi eğer yatay şekilde olursa, beş duyunun kaydından kurtulabilme, bedenden uzaklaşabilme gücüne göre -ki çeşitli faktörler rol oynamaktadır bu durumda- Dünya üzerinde gezinti yapabilir ve hiç görmediği yerlere gidebilir ve oraları bilebilir...
Keza cinlerle de karşılaşması bu seviyede olur...
Misali bizzat kendimden vermek isterim burada... 1965 yılında, Hacc’a gitmek için karayolundan Güneydoğuya giderken, Gaziantep’ten geçtim... Gaziantep’ten geçişim sırasında orada bulunan yakın arkadaşlarımdan birinin eniştesi olan Hâkim Albay N. Bey’in yanına uğradım... İşte onun yanına uğramam sırasında askeri birliğin yerleşim durumunu ve bahçesini görünce hayretler içinde kaldım... Çünkü ben orasını mutlaka daha evvel gördüğümü hatırlıyordum...
Şimdi reenkarnasyona inananlar, hemen bu rüyayı kendi arzularına göre tâbir edip diyeceklerdir ki, mutlaka sen bundan önceki gelişinde ya bir subaydın ya da er ki, orada askerlik yaptın ve orasını hatırlıyorsun...
Hâlbuki bu görülenin hiçbir şekilde onların iddia ettikleri ile alâkası yoktur... Çünkü, ben o gün açık açık gördüğümü, tespit edemediğim tarihte rüyamda aynen gördüğümü hatırlamaktayım... Eskiden orada yaşama durumu mevcut olsaydı, mutlaka görülen yerde birtakım değişiklikler bulunması icap ederdi...
Dediğimiz gibi, bu durum gayet basit ve açıktır... Bir uyku sırasında bedenden uzaklaşan üst yapı, yani “insan” yani “dalga beden” yatay bir geziye çıkmış; ve bu arada oraları da görmüştür... Benim hatırlamamın sebebi de budur...
Nitekim bundan başka, gerek geçmişe ve gerekse geleceğe ait görülen birçok rüyalarımız, daha sonra bu şekilde gerçekleşmiştir...
İşte bu tip rüyalar -ki aslı rü’yet yani görüşten gelmektedir- hep uyku sırasında üst yapının yatay gezisinden ileri gelmektedir...
Dikey gezi veya yükselmeye (urûc) gelince...
Bunu açıklamak için bir örnek vererek konuya girelim...
Zaman ve mekân denilen şey, başta da bilimsel olarak açıkladığımız gibi izafî bir şeydir... Yani, bana veya sana veya bize, göre olarak mevcuttur...
Mesela sonsuz büyüklükteki bir çölde, başı ve sonu görülmeyecek kadar uzunluktaki bir kervanın ortasında yürüyorsunuz... Gördüğünüz bildiğiniz yerler sadece görüş sahanız kadar olan birkaç metrelik sahadır...
Şimdi sizin için belirli bir zaman biriminde, yani bir saat içinde gördüğünüz yer, o zaman geçtikten ve siz o kadar yürüdükten sonra; “geçmiş” olacak yani mazi olacak ve o anda içine girdiği saha da “hâl” olacaktır, az önce “gelecek” iken sizin için...
Keza arkanızdan gelen için de, sizin bulunduğunuz yer “gelecek”; kendi bulunduğu yer de “yaşanan an” olacaktır ki, hâlbuki orası sizin için “geçmiş”tir...
İşte böyleyken hâl, giden bir helikopter sizi alıp, bulunduğunuz yerden ve dikey olarak yükselmeye başlasa ne olur?..
Eskiden bir saatlik süre içinde gördüğünüz birkaç yüz metrelik saha “yaşanan an” iken, şimdi yükselmeniz oranında görebildiğiniz yer “yaşanan an” sınırı içine girer; ve “geçmiş” ile “gelecek” küçülmeye başlar; “yaşanan an” daimî olarak genişlerken...
Nihayet sizin için çıkabilmek mümkün olsa, öyle bir noktaya erersiniz ki, sonsuz büyüklükteki çölde, sonsuz uzunluktaki kervanı tamamıyla görebilirsiniz...
Yani kervan ehli için mekân - zaman mevcut iken; artık siz bu kısıtlamadan kurtulursunuz!.. Yükselişiniz, sizi bu kayıttan kurtarmıştır...
İşte insan, madde kaydından kurtulabildiği oranda, dikey yükselme hâlinde -henüz bu dikey yükselmeyi rüyada gerçekleştirmeye sebep olan durumların neler olduğunu bilememekteyiz- geçmişe ve geleceğe vukuf kazanır...
Çünkü, “Hiçbir şey yoktan var olmaz ve var olan hiçbir şey yok olmaz” kanunu gereğince, geçmişte (şu anki durumumuza göre geçmiş diyoruz) olmuş bütün olaylar uzayda belirli dalga boyları hâlinde mevcuttur...
Ve eğer ki bizim elimizde bu dalgaları kulağımıza adapte edecek güçte bir radyo veya gözümüze gösterebilecek yapıda bir televizyon cihazı olsa, biz bütün geçmişi aynen yaşıyormuşcasına görebiliriz...
Keza gelecek dahi, her an, çok daha üst semâdan -ki “semâ”, İslâm terminolojisnde, çeşitli yüksekliklerdeki, değişik özellikleri dolayısıyla, “boyutlar” diye anlatılmıştır- dalgalar hâlinde gökyüzüne inmektedir...
İşte insan belirli oranlarda yükselme (urûc) ile “geçmiş”e ve “geleceğe” dönük görüş sahibi olmakta ve artık onun için bütün bunlar “yaşanan an” boyutuna gelmektedir...
İşte bu nedenle de bazı insanlar, uykularında belirli dikey çıkışları yaparak o devirlere gitmekte; sanki o zamanda o olayı yaşıyormuşcasına kendisini bulmakta; sonra da dünyaya indiği yani beden boyutunda uyandığı zaman olup-biteni anlatmaktadır...
Dışarıdan olaya bakan birisi ise, eğer reenkarnasyona inananlardan ise, derhâl bunu o kişinin daha önce yaşamış olduğu hayata bağlamakta, önceki hayatını hatırladı, yorumunu getirmektedir... Hâlbuki olayın eskiden yaşanmış bir olayla kesinlikle ilgisi bulunmamaktadır...
Keza, déjà vu’lar da aynen yukarıda izah ettiğimiz şekilde oluşmaktadırlar...
Yani insanın rüya yoluyla hiç görmediği yerleri veya hâdiseleri görmesi, fakat daha sonra bunları unutması şeklinde ortaya çıkmaktadır...
Bundan başka rüyalarda olduğu gibi, bazen Cinlerin de, insan farkında olmadan oluşturduğu görüntülerin yaşanması söz konusu olabilmektedir...
Ekminezi (Ecminesis) olayında da hipnotizma ile uyutulan kimse beş-on ya da kırk-elli sene öncesine gönderilerek o hayatı anlattırılmaya başlanır...
Fakat uyutulan kişi, yaşının da altındaki bir zamana, mesela yüz-iki yüz sene öncesine gönderilirse, görülüyor ki o bu defa bambaşka bir yerde yaşamış olan bambaşka bir insanın hayatını aynen kendi yaşamış gibi anlatmaya...
Peki bunun aslı nedir?
Gayet basit!..
Biz demiştik ki, ruh’la(!)temas sağlandığı iddia edilen celseler, esasında “Ruh”la olmayıp, o kişinin yapısına uygun bir Cin ile görüşmeler şeklindedir. Ve yine daha önce anlatmıştık ki, cinlerin yaşama süreleri insanların ortalama on-on beş katıdır; hatta 1350 yıl önce doğmuş olup ve hâlâ da hayatlarını sürdürenler dahi bulunmaktadır...
Ayrıca onlar için, bize göre gayb olan birçok şey gayb olmayıp, her an göz altındadır.
Şimdi bu hatırlatmadan sonra gelelim bu olayın açıklamasına...
İnsan uyutulduğu andan itibaren, beynin düşünce ve muhakemeyle ilgili olan devreleri bilinç kontrolunden uzaklaşıyor ve beyin her türlü etkiye açık hâle geliyor.
Bu hâlde beden bütün fonksiyonlarıyla, o insanın yapıtaşına en uygun (frekanstaki diyebileceğimiz) Cinin etkisi altına girmektedir. Artık o andan itibaren karşımızda az önceki insan değil de, bizle temas kuran cin vardır.
Bundan sonra siz istediğiniz kadar o şahsı geçmişe götürmek isteyiniz, her an karşınıza o cin çıkacak; ve kendisi için gayb olmayan geçmişi veya yakın geleceği tespit ederek suallerinizi cevaplandıracaktır...
Denilirse ki; ama bir süre daha, yani o şahsın yaşından daha önceki devreye gidecek olursak, bu defa karşımıza başka bir şahsiyet (kişilik) çıkmaktadır..? Bu da o insanın bedenindeki ruhun daha önce yaşadığı şahsiyettir!.. Bu da reenkarnasyonun -aynı insan ruhunun daha önce başka bedenlerde ve daha başka kişiliklerle yaşaması- ispatıdır!
Biz de cevap verir ve deriz ki:
Temas kurulan Cin, sujenin (uyutulan kişinin) hayatından önceki zamana geçildiğinde, size artık o şahsın değil, başka bir yerde yaşamış olan, başka bir şahsın hayatından örnekler vermektedir.
 
Bu arada sujenin bedeninde görülen ve yaşatıldığı sanılan o devre ait hüzünlü veya sevinçli davranışlar ise, cinin beyinde meydana getirdiği irriteler sonucudur.
Nitekim bunu ispat için deriz ki, bugün insan beynine kompütürler ile girilmekte ve beynin üzüntü, sevinç veya gülme ve ağlama merkezlerine, beynin yapısına oranla elektrik verildiği anda gülme veya ağlama, ya da sair reaksiyonlar görülmektedir... Ve TIP dünyası bunu artık bilmektedir.
İşte bu durumlarda Cinler, beyne bu tür impulslar vererek ilgili davranışı göstertmektedirler.
Dışarıdan bunu bilemeyenler ise gerçekte bunun uyutulan kişinin içinde yaşatıldığı şartlardan dolayı oluştuğunu sanmaktadırlar.
Nitekim bundan birkaç yıl önce Ankara’da bir gruba “Beşir’li Kirami” ismiyle “ben bir meleğim” diye gelen Cin, Sultan Alparslan’ın 1071’de Romenos Diojen ile yaptığı savaşı bütün safhalarıyla anlatmıştır ki, akıllara hayranlık verir... Savaş safahatını ve Alparslan ile Diojen’in konuşmalarını aynen ve kendi ağızlarından, kendi şive telaffuzlarıyla ve kendi lisanlarında verip, sonra da onu tercüme eden bu melek(!) bütün orada bulunanları âdeta büyülemiş; ve kendisine bir ilâhmışcasına orada bulunan bazı kişilerin bağlanmasına yol açmıştır.
Bu sebeple bu gibi olaylarda operatörün yani hipnotize eden şahıs ve orada bulunanların karşısına, daima o kişi uyuduktan sonra bir cin çıkmakta ve onların sorularını cevaplamaktadır...
Buna göre de asla reenkarnasyon diye bir şey olmayıp, meydana gelen görünümlerin içyüzü anlattığımız şekildedir...
Nihayet gelelim dördüncü şık olarak ileri sürülen yaşayan kişilerin, geçmişlerini hatırlamaları meselelerine...
Yaşayan kişilerin hatırladıkları eski(!) hayatları konusuna gelince....
İşte bu resmen “CİNLERLE İLİŞKİ” olayları ile ilgilidir!.. Nitekim eskilerin ve bilhassa Anadolu halkının çok yakından bildiği birçok olayların modernize edilerek, reenkarnasyon olayları hâlinde saptırılarak anlatılması da buna örnektir...
Bu durumu daha önce, “İnsanların farkında olmadan Cinler idaresine girmesi ve birçok durumlarının bu Cinler tarafından idare edilmesi” bahsiyle olan yakın alâkası sebebiyle buraya bırakmıştık... Şimdi açıklayalım:
Yukarıda, ekminezi denilen olayda kişinin uykuda hatırladığı eski hayat masalı burada aynen tekrarlanmakta, ancak bu defa kişi uyutulduğu zaman değil de, normal hayatında anlatmaktadır...
Ne oluyor da, kişi bu eski hayatları anlatıyor?..
Gayet basit...
Cinlerden birisi, o kişi farkında olmadan beyninde tasarrufa başlıyor; beyin kanalıyla onun ağzından konuşmaya başlayarak; yapısı dolayısıyla rahatlıkla muttali olduğu, o civarda eskiden yaşamış olan şahıslardan birisinin hayatını, sanki ağzından konuştuğu kişi yaşamış gibi anlatmaya başlıyor... Yani birçok zaman, bu kişi Cin tarafından idare edilen robot hâlinde yaşamaya devam ediyor...
Cinin o kişiyi idare ettiğini görmeyen madde kaydıyla, beş duyu ile kayıtlı diğer insanlar ise bu duruma vâkıf olmadıkları için, işin içyüzünü ortaya çıkaramamakta ve bu durumu da reenkarnasyon olayıdır diye açıklamaya çalışmaktadırlar...
Sonuç olarak deriz ki, bu konu da gösterilen bütün örnekler, bilimsel bir şekilde yapısını izah ettiğimiz “Cin” adı verilen varlıkların olduğu kabul edildikten sonra, hiçbir şey ifade etmemekte ve meselelerin içyüzü rahatlıkla ortaya çıkartılabilmektedir...
Bu sebeple deriz ki, bütün bu anlatılan ve spiritizma -parapsikoloji- veya aşağı yukarı aynı mânâya gelen birçok isimlerle anlatılmak istenen şeyler eskiden beri bilinen, fakat zamanımızda hakikati anlaşılamadığı için inkâr edilen “Cin olaylarının” değişik kıyafetler giymiş görünümlerinden başka bir şey değildir...
Gerek spiritizm celseleriyle gerekse buna benzer yollarla cinlerden asla faydalanılamaz... Mutlaka bir noktaya kadar doğru konuşur; ondan sonra insanları saptırarak, kendisine teveccüh edenleri hüsrana uğratırlar... İnsanlar da yapıları dolayısıyla, kolay kolay bundan haberdar olmazlar...
Önce de belirttiğimiz gibi, bunlara inananları incelediğinizde, ortaya bir tek şey çıkar...
Her birinin de meraklı, iyi niyetli araştırmacı bir yapıya sahip oldukları, fakat buna karşılık da din konusunda, hele İslâmiyet konusunda tamamen bilgisiz bulundukları; hele “Kur’ân”da oldukça önemli bir yer tutan “Cin”leri inkâr ettikleri; ve neticede bu yüzden de “Ruh” adı altında kendileriyle temas kuran “Cin”lere aldandıkları, objektif bir gerçek olarak tespit edilir...
Bugün Türkiye’de birçok spiritizma, yani ruh(!?) çağırma(?!) işlemiyle uğraşan cemiyet ve bunların iletişim kurdukları görünmez varlıklar vardır... Fakat bunlar, daima kapalı ve gizli olarak çalışırlar... Ki şimdi de UZAYLILAR ile görüşüp tebliğ aldıklarını sanıyorlar...
Aralarına, celselerine kendilerine inanmayan bir kişiyi kesinlikle almazlar... Kazara böyle bir kişi içlerine girse bile, katiyen sual sordurtmazlar ve onunla bir münakaşaya girişmezler...
Çünkü aksi hâlde bu cemiyetlerin temasta olduğu cinler, bilirler ki foyaları meydana çıkacaktır... Ve bu yüzden de, kendilerine inananların gözünden düşmemeye çalışarak, durumlarını kurtarmak isterler...

 https://www.ahmedhulusi.org/tr/kitap/ruh-insan-cin/ruyalar-deja-vu-ekminezi-eski-hayatlar/spiritizm-02

REENKARNASYON (TENASÜH) ALDATMACASI

Reenkarnasyon (Tenasüh) Aldatmacası

İslâmî olmayan yoldan cinlerin insanları kandırma metodlarını verirken, kısaca Reenkarnasyon (reincarnation) veya bizdeki eski tâbiriyle “Tenasüh” görüşünden bahsetmiş ve ileride bu konuya daha geniş bir şekilde değineceğimizi belirtmiştik...
Reenkarnasyon görüşünü ortaya atanların iddiası şudur:
Ruhlar ezelde yaratılmış ve tekâmül etmeleri için birer bedene sokularak Dünya’ya gönderilmişlerdir...
Ancak her ruh güçte, kuvvette, anlayış ve değerlendiriş kabiliyetinde eşit değildir... Yani, adaletsiz olarak yaratılmış veya kendi başına var olmuştur.
İşte bu sebeple Dünya’ya geldiği zaman yaşadığı 50-60-70 senelik bir ömür onun gelişmesi için yeterli değildir...
Bu yüzden ölümünden sonra bir süre Ruhlar(!) âleminin belirli bir yerinde yaşar...
Sonra kaldığı yerden tekrar devam etmek üzere Dünya’ya gelir ve başka bir bedenle ve kişilikle yaşamına devam eder...
Sonra ömrünü doldurunca yeniden ölür!.. Ve yine o bekleme katına çıkar!..
Sonra tekrar Dünya’ya gelir ve yeniden başlar eğitilmeye!..
Tâ ki tekâmül edip, zirveye çıkana kadar!..
Ne zaman ki mükemmel bir ruh hâline gelir, işte o zaman artık Dünya’ya gelmez olur; ve bu defa da başka dünyalarda daha da tekâmül etmeye çalışır...
Ve bu hâl böylece sürekli olarak devam eder...
Reenkarnasyona inananlar, ta eskilerden yani binlerce yıllardan beri “Tenasüh” düşüncesi adı altında yeryüzünde özellikle Hindistan ve çevresindeki bölgelerde yaşamışlardır...
Vasatın da altında, kısıtlı bir düşünce seviyesinde olan kişilerin ilkel düşünce ve beyin yapıları dolayısıyla sahip oldukları bir düşünce şeklidir...
Ancak yukarıda vasatın altında derken, o kişinin bu sahadaki kapasitesinin vasatın altında olduğunu kastediyoruz... Çünkü kişinin bir sahada geri kalmış olması, onun her sahada geri kalmış olması demek olmaz!.. Nitekim bu sözümüzü, İNSAN bölümünde “beden” kısmında, beyinin yapısı bahsini dikkatli bir şekilde okuyanlar elbette anlarlar...
Reenkarnasyona inananların tamamını ele alırsak, bunların % 99’unun Ruh(!)larla veya hakiki tâbiriyle Cinlerle iletişimde oldukları ve bu fikri de onlardan aldıkları derhâl ve rahatlıkla tespit edilebilir...
Cinler daha önce de anlattığımız gibi, çeşitli kişilerin Ruhlarıyız(!) diye insanlarla temasa geçip onları aldatırken, başlangıçta gayet güzel tavsiyelerde bulunup birtakım olağanüstü hâller de göstererek onları kendilerine bağlarlar...
Ancak ikinci safhada önce de belirtmiş olduğumuz gibi, işler rengini değiştirir; böylece de insanlar ile olan ilişkilerinin gerçek sebebi ortaya çıkıverir.
Cinlerin RUH(!)lar adı altında insanlarla ilişkilerinin esas gayesi, onları yanlış itikadlara saptırarak, tam tâbiriyle “iman”larından etmektir...
Ve bu sebeple de iki ana noktada, kendileriyle iletişimde olanları itikat bozukluklarına saptırırlar...
“Spiritüalizm”,madde ötesine inanan bütün inanç sistemlerinin; “Spiritizm” ise Ruh(!) çağıranlar ekolünün adıdır.
İşte cinlerle iletişimde olanların, yani spiritlerin ikinci safhadan itibaren saptıkları iki büyük itikat bozukluğu şunlardır:
1. Reenkarnasyon yani tenasüh!..
2. Panteist görüşü “Ulûhiyet” olarak nitelendirme...
Biz şimdi bunlardan birincisini açıklamaya çalışacağız bu bölümde...
Önce müslüman topluluğu içinde “reenkarnasyonculuk” satışına çıkanların, bu topluma fikirlerini empoze etmek için Kurân’dan yaptıkları nakilleri inceleyelim:
Cinler tarafından kandırılan bu “yeniden doğuş-reenkarnasyon”cuların kendi davalarını ispatlamak için yapıştıkları âyetler şunlardır:
“NASIL DA VARLIĞINIZIN HAKİKATİNİN ALLÂH ESMÂ’SI (B işareti kapsamında) OLDUĞUNU İNKÂR EDİYORSUNUZ? ÖLÜYDÜNÜZ, O SİZİ DİRİLTTİ; SİZİ YİNE ÖLDÜRECEK, YİNE DİRİLTECEK... NİHAYET SONUNDA HAKİKATİNİZİ GÖRECEKSİNİZ!” (2.Bakara: 28)

Açıklaması:
Ey insanlar, nasıl olup da ALLÂH’a küfreder; yani “ALLÂH” kavramının gerçeğini örtmeye çalışırsınız?.. Kİ ÖLÜYDÜNÜZ, yani bilinciniz oluşmamış bir hâlde, bedene hükmedemez bir durumda iken, SİZİ DİRİLTTİ; yani bilincinizi oluşturarak beden üzerinde tasarruf sahibi yaptı... SİZİ YİNE ÖLDÜRECEK yani tekrar içinde oluştuğunuz bedenle iletişiminizi keserek biyolojik bedenden bilincinizi soyutlayacak; YİNE DİRİLTECEK yani biyolojik bedeni kullanamaz hâle geldikten sonra bilinciniz dalga bedene tasarruf etmek suretiyle kıyamete kadar yeni bir yaşam boyutuna geçecek; NİHAYET SONUNDA HAKİKATİNİZİ GÖRECEKSİNİZ; yani artık bir daha geri dönüş söz konusu olmaksızın üst boyutlara yükselerek özünüzde O’na ermek suretiyle ALLÂH’a kavuşacaksınız...
Görüldüğü gibi âyet incelendiği zaman, yukarıda da belirttiğimiz gibi, defalarca Dünya’ya gelmekten; ve dahi tekâmül edene kadar sayısız defa Dünya’ya gelip gitmekten asla bahsetmemektedir...
Eğer onların iddia ettiği gibi, defalarca gelip gitmek olsaydı mutlaka bu durum, bu veya başka bir âyette belirtilmiş olacaktı...
 “GECEYİ GÜNDÜZE DÖNÜŞTÜRÜRSÜN, GÜNDÜZÜ GECEYE DÖNÜŞTÜRÜRSÜN. DİRİYİ ÖLÜDEN ÇIKARTIRSIN, ÖLÜYÜ DİRİDEN ÇIKARTIRSIN. DİLEDİĞİNE HESAPSIZ RIZIK (yaşam gıdası) VERİRSİN.” (3.Âl-u İmran: 27)
Açıklaması:
GECEYİ GÜNDÜZE DÖNÜŞTÜRÜRSÜN, GÜNDÜZÜ GECEYE DÖNÜŞTÜRÜRSÜN yani hiçbir şeyi bir hâl üzere bırakmaz, her şeyi bir tersi ile değiştirirsin...
DİRİYİ ÖLÜDEN ÇIKARTIRSIN, madde kaydına girmemiş olanları madde kaydına sokarak ete-kemiğe bürüyerek Dünya’da var eder; diriyi ortaya çıkartır; sonra da ÖLÜYÜ DİRİDEN ÇIKARTIRSIN, ete-kemiğe bürünüp madde dünyasında bedenle görünen diri diye adlandırılanları ÖLDÜRÜP yani madde kaydından çıkartırsın... Dilediğine hesapsız rızk verirsin...
Görüldüğü üzere bu âyette de asla ve asla tekrar tekrar Dünya’dan gidip de sonra yeniden tekâmül (!) etmek için Dünya’ya geri gelmekten değil söz etmek, işaret bile edilmemektedir.
Ancak ne çare ki, iddiasını ispat çabası içine düşmüş bulunan bazı Cinlerin kandırdığı bu gibi kişiler; maalesef bu âyetlerden yardım almak için, bu şekle sokmuşlardır âyetlerin mânâsını kendi mantıklarınca...
Nitekim bu kişiler incelendiği zaman görülecektir ki, gerek İslâmiyet ve gerekse Kur’ân hakkında zerre kadar bilgiye sahip değillerdir...

“ALLÂH SİZİ BİR NEBAT BİTİRİR GİBİ ARZDAN BİTİRDİ.”
“SONRA SİZİ ORAYA İADE EDECEK VE SİZİ BİR ÇIKARIŞLA ÇIKARACAK.”
“ALLÂH, ARZI SİZİN İÇİN BİR SERGİ KILDI.”
“ONDAN GENİŞ YOLLAR EDİNİP YÜRÜYESİNİZ DİYE.” (71.Nûh: 17-20) 
Açıklaması:ALLÂH SİZİ BİR NEBAT BİTİRİR GİBİ ARZDAN BİTİRDİ yani ceddiniz ve yeryüzünde görülmüş ilk insan olan ÂDEM’i topraktan halketti; bedenin cüzlerini aslı toprak olan mineral ve su karışımı bir yapıdan meydana getirdi... 
SONRA SİZİ ORAYA İADE EDECEK; yani sizin bedenle ilişkinizi keserek madde kaydından kurtaracak ve bedeninizi aslı olan toprağa dönüştürecek... Bu arada da siz bilinçli bir varlık olarak yaşamınıza berzahta devam edeceksiniz... VE SİZİ BİR ÇIKARIŞLA ÇIKARACAK yani hesap günü, yapılanların kesin sonuçlarıyla karşılaşma günü gelip çattığında, sizi bu defa yeni bir çıkışla yani eskisi gibi küçükten maddeye bürünüp de tâ büyüyene kadar bir devre geçirmeden, mezara konulmuş olduğunuz andaki sûretinizle, o ortama göre yeni bedeninizi halkedip, YENİ bir şekilde ortaya çıkartacaktır... 
ALLÂH, ARZI SİZİN İÇİN BİR SERGİ KILDI, yani maddi yapınızla üzerinde yaşayabileceğiniz bir şekilde var etmiştir... 
ONDAN GENİŞ YOLLAR EDİNİP YÜRÜYESİNİZ DİYE; yani, tâ ki Dünya’nın istenen yerinde dilediğiniz gibi gezip istediğiniz yerde yaşayasınız diye...
Burada bir de daha öte bir mânâsı üzerinde duralım, iki kelimenin:
Tasavvufî mânâda “ARZ”dan murat kişinin “AKLI”na işaret edilmektedir ki, eğer bu mânâda yukarıdaki iki âyet incelenirse, o zaman mânâ; “ALLÂH, aklı sizin için bir döşek” yani geniş bir saha olarak vermiştir ki, onun geniş yollarında çeşitli kullanış şekillerine göre ortaya çıkan düşünce yollarında gezip dolaşasınız diye açıklanır...

Yani insana, çeşitli düşünsel yollar üzerinde dolaşabilecek bir özellik, buna karşılık da, ALLÂH’ın yürünmesini istediği yolu yani “sırat-ı müstakim”i gösteren Kurân’ı vermiştir...
Bilmem bir parça olsun açıklayabildik mi, Cinlere tâbi olarak reenkarnasyonu güya dinî yoldan ispatlayabileceklerini sananların ne kadar çürük temellere fikirlerini inşa ettiklerini...
Evet din hakkında, özellikle günümüz dini olan İslâmiyet ve mukaddes kitabı Kur’ân hakkında bilgi sahibi olmayan bu kişilerin, yetersizliklerini bir hayli ortaya koymuş olduğumuzu zannediyorum...
Ve düşünün ki, bu boş temellere kurdukları binaları takdim ederken bir de iddia ediyorlar...
“Kurân’da reenkarnasyonu reddeden, böyle bir şey olamayacağını gösteren hiçbir âyet mevcut değildir”!!!
Onların bu iddialarını da sadece bir tek âyet meâli vererek çürüteceğiz; daha bu konuda birkaç âyet olmasına rağmen...
İşte Kur’ân-ı Kerîm’in reenkarnasyon veya diğer bir deyişle tenasüh görüşünü reddeden birçok âyetinden birisinin meâli:
“VE DE Kİ: ‘RABBİM ŞEYTANLARIN (burada şeytanlardan kasıt Cinlerdir ki, ileride açıklayacağız) VESVESELERİNDEN SANA SIĞINIRIM... VE SANA SIĞINIRIM RABBİM ÇEVREMDE BULUNMALARINDAN.’
NİHAYET ONLARDAN BİRİNE ÖLÜM GELDİĞİNDE DEDİ Kİ: ‘RABBİM BENİ (dünya yaşamına) GERİ DÖNDÜR. TÂ Kİ (önemsemeyip) UYGULAMADIĞIM ŞEYLERDE (iman üzere yaşamda, kuvveden fiile çıkarmadıklarımda) SONSUZ GELECEĞİME YARARLI ÇALIŞMALAR YAPAYIM!’... HAYIR (geri dönüş asla mümkün değil)! ÖYLE BİR ŞEY SÖYLER Kİ GEÇERLİLİĞİ YOKTUR (sistemde yeri yoktur)! ARKALARINDA YENİDEN BÂ’S OLUNACAKLARI SÜRECE KADAR, BİR BERZAH (boyutsal farklılık) VARDIR” (23.Mu’minûn: 97-100)
Evet şimdi de yukarıda naklettiğimiz dört âyet meâlini inceleyelim:
ALLÂH, müslümanlara, şeytanî vasıflı Cinlerden, ne şekilde sığınılacağını öğretmek için gösteriyor ve de ki, diyor:
RABBİM, ŞEYTANLARIN yani şeytanî yapıya ve fikriyata sahip olan Cinlerin vereceği, insanı iman ve itikat sapmalarına sürükleyecek zanlardan, saptırıcı fikirlerden, VESVESELERİNDEN SANA SIĞINIRIM...
SANA SIĞINIRIM RABBİM ONLARIN ÇEVREMDE yanihuzurumda, benimle iletişimde BULUNMALARINDAN...
Çünkü, onlar bana öyle yanlış fikirler telkin ederler ki, ben farkında olmadan tekrar Dünya’ya geleceğimi sanırım...
Ve bu inançla da ölür de, sonra RABBİM BENİ DÜNYAYA GERİ GÖNDER!!! TÂ Kİ YİTİRDİĞİM ÖMRÜM KARŞILIĞINDA İYİ ÇALIŞMALARDA BULUNUP;hakikati bilen bir insan olarak öleyim...
FAKAT HAYIR, ÖYLE BİR ŞEY SÖYLER Kİ yani reenkarnasyona inananların söylediğinin GEÇERLİLİĞİ YOKTUR, boş laftır, sistemde yeri yoktur...
ARKALARINDA YENİDEN BÂ’S OLUNACAKLARI SÜRECE KADAR yani bütün insanların yeni bir yapıyla yaşamlarına devam edeceği sürece kadar BİR BERZAH VARDIR, yani maddi olan bedenleriyle ilişkileri kesilmiş ve dolayısıyla Dünya ile irtibatları kopmuş ve başka bir boyuta geçilmiştir... Ki buna İslâm camiasında “Kabir âlemi” de denmektedir...

Reenkarnasyonun olmayacağını gösteren âyetlerden birinin meâli de işte böyle...
Şimdi de gelelim reenkarnasyonu ispat için başvurdukları diğer yollara...
Ancak tekrar belirtelim ki, bugüne kadar bu konuların açıklanamamasının tek sebebi, insanların, etrafın kendileri ile alay edeceği korkusuyla Cinleri ortaya koymaktan kaçınmalarıdır...
Oysa şimdi onların delillerini çürütürken de göreceğiniz gibi Cinlerin varlığı, açıklandıktan ve kabul edildikten sonra bütün bu anlaşılmaz gibi görünen olayların içyüzü, en açık ve kesin bir şekilde ortaya çıkmaktadır...
Bundan sonra bir insanın, hâlâ bu iddialarında ısrarı, onun sadece ağzından çıkanı geri yutmamak istemesinden dolayıdır, işin gerçeği çok açık olarak görülecektir...
Dinî yollar dışında reenkarnasyona inananların ileri sürdükleri diğer ispat yolları şu dört noktada belirlenmektedir:
a. Rüyalar...
b. Déjà vu...
c. Ekminezi (Ecminesis)...
d. Doğrudan eski hayatlarını hatırlamalar...
Şimdi bunların sırasıyla reenkarnasyonu ispat edemeyeceğini gösterelim...

 https://www.ahmedhulusi.org/tr/kitap/ruh-insan-cin/reenkarnasyon-tenasuh-aldatmacasi